TUSAŞ etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
TUSAŞ etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

11 Şubat 2020 Salı

Yeni Savaş Uçağı Program Önerisi 2 - Harrier’i Diriltmek



Ülkemizin yakın gelecekte sıkıntıya yol açması muhtemel olan savaş uçağı eksikliğini gidermeye yönelik, oldukça farklı bir alternatifle karşınızdayım. Retroproduction, Reproduction ya da farklı şekilde tanımlayabilirsiniz ama acaba üretimden kalkmış ama kendini ispatlamış güvenilir bir eski platformu, modern çağa uygun alt sistemlerle donatarak tekrar üretim hattı açmak mantıklı olabilir mi? Hele ki bu platformun doldurduğu alan, yeni nesil başka bir savaş uçağı tarafından doldurulmamışsa ve hala boşsa? Gelin bu hususta birlikte zihinsel bir mesai harcayalım.


Savaş alanına dâhil olduğundan beri uçakların en büyük bağımlılıklarından biri, daima iniş kalkış yapabilecekleri pistler olmuştur. Bu pist gereksinimi nedeniyle hava üsleri planlanmış ve inşa edilmiştir. Hava kuvvetleri bu üs yapılanmaları çerçevesinde şekillenmiş, zaman içinde kendisine özgü bir kültür oluşmuştur. 1. Dünya savaşının çok kanatlılarından, gelişmiş içten yanmalı motorlarla 2. Dünya savaşı pervanelilerine, oradan jet çağına geçiş yapsa da, yapısal, elektroniksel, konseptsel tüm değişimlere rağmen, pistler hep hayatımızda var olagelmişlerdir.

Elbette teknolojik gelişmenin paralelinde bu bağımlılıktan kurtulma yolları da aranmaya başlamıştır. Özellikle soğuk savaş dönemi Almanya’sı, yanı başındaki ezici Sovyet kuvvetlerinin hava tehdidi altında, pistlere bağımlı olmadan operasyon icra etmek için birçok araştırma projesine başlamıştı. Elbette bu ihtiyaç birçok diğer devletin de gündemindeydi.  Fakat teknolojik altyapı açısından yeterlilik ve yenilikçi düşünme kapasitesini birlikte taşıyabilen ülke adedi oldukça sınırlıydı. Savaş yorgunu Almanya bu hususta başarılı bir ürün ortaya koyamadı. Fakat eskisi kadar güçlü olmasalar da, donanma kuvvetine hala büyük önem veren İngilizler, hayallerindeki küçük uçak gemilerinden harekât icra edebilecek savaş uçaklarını hayata geçirebildiler. Bu tayyare STOVL sınıfının öncüsü Harrier idi.

STOVL şu anlama gelir: Short Take Off and Vertical Landing. Yani kısacık pistlerden kalkabilen ve helikopter gibi dikine iniş yapabilen savaş uçağı. (VTOL olarak nitelendirmemeyi tercih ediyorum. Çünkü gerçek hayatta savaş yükü taşıyarak ve yakıt dolu havalanması gerekiyor.) Bunu mümkün kılmak için birçok farklı yaklaşım yolu benimsenebilirdi. Çeşitli ülkeler bu farklı yaklaşımları denemişler ama seri üretilip envantere girecek kadar kabiliyetli bir uçak henüz üretememişlerdi. İngilizler bu işe yenilikçi bir motor teknolojisi ile başlamanın gerektiğine inandılar. Bu nedenle önündeki hava alığından aldığı akımı, yakıt marifetiyle hızlandırarak arkasından veren bir jet motoru yerine, onu parçalara bölerek yönlendirebilen farklı bir jet motoru tasarladılar. Oldukça meydan okuyucu bir süreç sonrasında ortaya çıkan Rolls-Royce Pegasus 30 tasarımı, üzerinde sağlam bir uçak inşa edilecek kadar sağlıklı çalışmaktaydı.


Henüz dizayn aşamasındayken ABD deniz piyadelerinin de yoğun ilgisine mazhar olan bu uçak, ufak çaplı uçak gemileri istihdam eden başka müttefik ülkeler tarafından da kullanıldı. Lakin 1967’de ilk uçuşunu yapan ve oldukça eskiyen tayyareler, günümüzde sadece çok kısıtlı sayıda kaldı ve birçoğu emekli edildi. Kalanların ise uçuş saatleri oldukça az ve emeklilikleri çok yakın.

Günümüzde ABD ve İngiltere’nin bu uçağın yerine JSF programının ikinci tip uçağı olan F-35B tayyaresini istihdam etmekte olduğunu görüyoruz. Açıkçası JSF programının bir parçası olarak ülkemizin de bu uçaklardan temin etme düşüncesi mevcuttu. Bu nedenle TCG Anadolu gemisi üzerinde SkiJump özelliği istendi. Fakat ABD ile ilişkilerimizde oluşan derin çatlaklar, ülkemizin başlangıcından beri ortağı olduğu bu programdan çıkarılmasına sebep oldu. Fakat ulusal çıkarlarının giderek daha fazla peşinde koşmaya başlayan ve savunmasını ülke dışından başlayarak organize etmek zorunda kalan ülkemiz için, STOVL tayyare ihtiyacının arttığını söylememiz mümkündür.

41 yıl alanında rakipsiz bir uçak olarak kaldıktan sonra, F-35B ile halefine kavuşan Harrier, aslında halefinden daha farklı bir mantık üzerine çalışan bir tayyaredir. F-35B ana motoru aşağıya yönlendirilebilir tek bir egzoza sahiptir. Dikey iniş kalkış aşamasında, Pratt&Whitney F-135 motoru, kendisiyle göbekten bağlı bir başka kaldırma fanından faydalanır. (Rolls-Royce Hubfan) Kokpitin arkasında yukarı doğru açılan kapak, bu kaldırma (lift) fanının hava alığıdır. Bu yöntem sayesinde F-35B tayyaresi, düz uçuşta ses hızını aşabilir. Harrier gibi yüksek subsonik hızlarda takılı kalmaz. Bununla beraber pek bilinmeyen bir gerçek vardır. Harrier’in özgün tepki yönlendirme sistemi, bu uçağa özel, hava savaşı ve kaçınma manevralarını mümkün kılar. F-35B ise sadece konvansiyonel uçakların sahip olduğu manevra çözümlerle yetinmek zorundadır.

Karşımızda eski de olsa güvenilirliğini kanıtlamış bir teknoloji, sağlam ve işlevsel bir uçak vardır. Ayrıca uçağın tüm fikri mülkiyet haklarına sahip olan İngiltere ile de aramız iyidir. İşte bu nedenle şu soruyu gündeme getirmek istiyorum: Harrier, gelişmiş teknolojilerin de dahliyle, yeniden üretime sokulabilir mi? Bu uçağı günümüzde bile özel kılan unsurlar, geleceğin savaş alanlarında da kendisine bir yer bulabilir mi?

Öncelikle bu tayyareyi mümkün kılan motor konusuna eğilmekte fayda var. Kendini ispatlamış bir cihaz olduğu için, yeni bir motor arayışına gitmeyi de, üzerinde radikal değişiklikler yapmayı da gerekli görmüyorum. Sadece yeni materyal ve üretim teknik ve teknolojilerinin ilavesiyle, güvenilirliği zedelemeyecek biçimde, üretici Rolls-Royce firmasıyla birlikte bir etüt gerçekleştirilebilir. FADEC diye tabir ettiğimiz dijital kontrol sistemleri ilave edilerek, mevcudun belki biraz üzerinde güce sahip, az riskli bir yaklaşım benimsenebilir. Bu sayede tayyareyi havaya çıkaracak ve orada tutacak bir güç paketi elde edilmiş olacaktır.

Gövde dizaynında da radikal değişiklikler yapmak gerekmez. Fakat malumunuz komposit başta olmak üzere materyal ilmi hayli ilerlemiştir. Bu tip malzemeler kullanılarak boş ağırlık eski modellere göre hayli düşürülebilir. Kazanılacak rakam yakıta aktarılırsa menzil değerlerinde ciddi bir iyileşme elde edilecektir. Ayrıca minimize edilecek ve büyük çoğunluğu kablolu uçuş sistemleriyle (fly by wire) değiştirilecek hidrolik altyapı, elektrik tahrikli yüzey kontrol elemanları, ağırlığın azaltılmasında bir başka majör unsur olarak ortaya çıkacaktır. Havayı daha iyi kavrayacak birazcık daha geniş kanatlarla uçak manevra yeteneğini artıracaktır. Hatta ana kanatlar tek bir komposit kalıpla dökülerek gövde ile birleştirilebilir. Bu sayede üretim hızı yükseltilirken, maliyeti de düşürülecektir ki tayyarenin tasarımı buna müsaittir.

Hürkuş, Hürjet, F-16 Özgür ve MMU/TF-X programları kapsamında birçok yerli ve gelişmiş alt sistemleri hayata geçiriyoruz. Yerli havadan havaya ve havadan karaya geniş bir mühimmat ailesi de yaratıyoruz. Hal böyle iken AESA radar’dan tutun, elektronik harp ve öz savunma sistemlerine kadar, tayyareyi istediğimiz gibi şekillendirme kabiliyetine sahip olacağımız muhakkak. Elbette 5. Nesil uçaklar gibi radara yakalanmama (stealth) özelliği bekleyemeyiz. Lakin bu uçağın da kendisine göre farklı avantajları olacak. Önemli olan zaten farklı avantajlara sahip olan platformları, özel bir tarifle karıştırarak en güzel yemeği pişirmek değil midir?

Bu tayyare ile Deniz Havacılığımızı yeniden tanımlama / yaratma şansını yakalayabiliriz. Sadece Anadolu gibi deniz platformlarından değil, kıyılara yerleştireceğimiz kısa pistlerden de harekât icra edebiliriz. Bu sayede çevremizdeki tüm denizlerde ciddi bir harekât üstünlüğü kurmamız mümkün olacaktır. Ayrıca eldeki uçakların tipsel ve işlevsel farkları, hava kuvvetleri ve deniz kuvvetleri arasındaki çekişme ve rekabetin de önüne geçecektir ve deniz havacılığımızın yeniden yapılandırılmasını kolaylaştıracaktır düşüncesindeyim.

Bu nedenle TCG Anadolu ve muhtemel gelecekte de Trakya gemileri üzerinde kullanılmak üzere, 12’şer adetten terkip iki mikro filo ve 12 adette yedek uçakla, toplam 36 adetlik (3 filo) bir ilk sipariş önermekteyim. Buna çift kişilik eğitim versiyonlarından oluşan 12 adetlik bir eğitim filosu eklenirse, siparişin yekûnu 48 adede ulaşacaktır. Bu sayıyla seri üretim hattını açmak mantıklı ve maliyet etkin bir başlangıç olacaktır. Tamamı Ege ve Marmara bölgesinde konuşlandırılacak tayyareler, batı cephesindeki hava harekat yükümüzü hayli hafifletebilir. Ayrıca deniz kuvvetleri ve hava savunma unsurlarıyla birlikte çalışma kültürüne sahip, yeni nesil Türk havacılığının temellerini de, yeni nesil pilotlarla atabilir.

Ülkemiz sınırları ötesinde birçok askeri üs tesis etmeye başlamıştır. Günümüzde Libya’daki iç savaşa müdahil olduğu gibi, gelecekte de farklı ve karmaşık çatışma bölgelerine asker sevk etmek zorunda kalabileceği aşikârdır. Bu gibi durumlar için, yine deniz havacılığı bünyesinde teşkilatlanacak 12 adetlik mikro filolar halinde, ilave 36 adet Harrier jetine sahip olmak, bize büyük bir avantaj kazandıracaktır kanaatindeyim. Ayrıca Katar gibi uzun süreli üs tahsis ettiğimiz birçok ülke, potansiyel düşmanlarının oldukça yakınında, tabiri caizse koyun koyunadır. Bu gibi üslerdeki askerlerimizin ve dahi üslerimizin güvenliği için STOVL tayyareler, klasik savaş uçaklarının sağlayabileceğinden çok daha ciddi avantajlara sahiptirler.

Açıkçası bu 36 adetlik ikinci paket siparişi önerimin ardında yatan bir sebep daha vardır. Malumunuz savaş uçağı temin programları, zaman isteyen karmaşık süreçler gerektirmektedirler. Bir ülke yakın gelecekte savaşa yönelebilecek ciddi bir krizle karşılaşacağını bilirse, elbette savunmasını güçlendirmek isteyecektir. Örneğin TSK muhtemel bir savaşa hazırlanıyor olsa, ABD ya da bir başka ülkenin envanterindeki F-16’lardan 2.El bile olsa satın almak ve hava kuvvetlerini hızlıca güçlendirmek ister. Burada sorun elindeki uçağı satmaya gönüllü ve ihtiyaç fazlası tayyaresi bulunan bir ülke bulabilmektir. Türkiye gibi gelişen savunma sanayisine sahip olan ülkelerin, silah sistemlerini dışarıya satabilmesi birçok faktörden etkilenir. Müşteri kredi açmanızı ve bu sayede taksitli ödeme kolaylığı sunmanızı isteyebilir. Bunun gibi sayısız ekonomik, siyasi, teknolojik, vs. faktör vardır. Fakat elde hızlıca müşteriye sunulabilecek hazır bir tayyare stoku bulundurmak, bizim için savunma sanayimizi geliştirmek adına alternatif bir model bulmak anlamına da gelir. Bu gibi arayışları günümüzde birçok alanda görmekteyiz. Örneğin Mısır, İtalya’nın kendi donanması için üretmiş olduğu iki Fremm Firkateynine talip olmuştur. İtalya bu gemileri satarsa elbette kendisi için yenilerini inşa edecektir. Ayrıca bu satıştan, standart bir siparişe nazaran çok daha fazla kar edecektir.

Modern muharebe sahasının bir diğer ihtiyacı da insansız platformlarda yatmaktadır. Burada klasik bir SİHA operasyonu kastettiğimi sanmayınız. Tamamen insansız hale getirilmiş bir Harrier Jeti hayal edin. Pilot ve Avyoniklerden kazanılacak alan da yakıt başta faydalı yüklere tahsis edilmiş. 5. Nesil MMU gibi bir uçağın en büyük zafiyeti gövde içinde taşıyabileceği faydalı yükün kısıtlı oluşudur. Dalga dalga gerçekleşecek bir hava savaşı senaryosunda dahi, diğer dalga gelene kadar ciddi bir zafiyet oluşturur. Bu tip bir platform, savaş alanlarına en yakın noktalardan kalkıp, ağ destekli harp çerçevesinde tüm silah yükünü MMU ve diğer uçaklarımızın hizmetine sunabilecektir. Yüksek ses altı hızın dezavantajını yakınlıkla giderecek, ayrıca radarda görünür olması sayesinde, düşmanın dikkatini kendi üzerine çekerek havada pusu kurmak gibi taktikleri uygulayabilmemizi sağlayacaktır. Üzerindeki radar ve sensorlar ile asıl savaş uçaklarımızın görünmezlik kabiliyetlerini bozmadan operasyona devam edebilmelerini sağlayabilecektir.

Ayrıca eğer bu tayyarenin üretim hattını ülkemizde diriltmeye karar verirsek, birçok dış satış ihtimali yakalayacağımızdan da kuşku duymuyorum. Bu potansiyel pazarların arasında uzak doğu ülkeleri oldukça dikkati çekmektedir. Bu ülkelerin birçoğu için bu tip NATO standardı bir uçak, hem doğu hem de batı yapımı her türlü savaş uçağına karşı koyabilecek Türk silah sistemleriyle birlikte, en çekici alternatif haline gelebilir. Özellikle devasa bir donanma kurmakta olan Çin’e karşı tüm bölge ülkelerinde güvenlik kaygıları en üst seviyeye çıkmıştır. Kalabalık ve güçlü bir düşmana karşı, vakti zamanında Alman’ların içine düştükleri gibi, düşmanın yoğun baskısı altında operasyonlarına devam edebilecek bir hava gücü oluşturabilmek, ancak STOVL tayyareler ile mümkün olabilir düşüncesine yönelebilirler. Bunun için önce ürüne sonra da doğru pazarlama stratejilerine ihtiyacımız vardır. Ayrıca pasifik ülkelerin elini güçlendirecek her türlü silah ve platform satışı, batılı müttefiklerimiz tarafından hoş karşılanacak ve destek görecektir. Silah satışlarıyla politik tercihlerin iç içe girdiği çağımızda, bu yadsınamayacak kadar önemli bir faktördür.

Sonuç olarak: Silah sistemleri kolay kolay eskimezler. Özellikle söz konusu havacılık platformlarıysa. Örneğin 1950’lerin teknolojisiyle üretilen F-4E Phantom uçaklarını modernize ettik ve halen verimli bir şekilde kullanmaktayız. Bu nedenle baştan modernize edilmiş, 1960’ların teknolojik temeline dayanan bir uçağı, tekrar diriltmenin mantıksız olmadığına inanmaktayım. Ama bu daha önce örneği görülmemiş ve denenmemiş bir hamledir.

Günümüzde ülke olarak ister kendi geliştirdiğimiz bir ürün ister dışarıdan satın aldığımız bir sistem olsun, tüm savunma ihtiyaçlarımızda maksimum milli fayda ve kazanım sürecini öne almaktayız. Bu önerinin de aynı amaçlara hizmet edeceği kanaatindeyim.

Bir sonraki makalemde, tamamen farklı ve alışılmadık bir Eurofighter programı önerisi ile karşınıza çıkmayı planlıyorum. Bu şekilde Avrupa kökenli alternatif program önerilerini tamamlamış olacağım. İleride diğer coğrafyalara da bakmak ve düşünce dünyanızı zenginleştirmek arzusundayım. Eğer öncelik vermemi istediğiniz bir tayyare ya da ülke varsa, bunu dikkate alacağım. Bu nedenle yorum yapmaktan kaçınmamanızı rica ediyorum. Sağlıcakla, saygıyla, afiyetle ve muhabbetle kalasınız.

1 Şubat 2020 Cumartesi

Yeni Bir Savaş Uçağı Programı Hakkında Düşünceler - 1


BÖLÜM 1 – MEVCUT DURUMUMUZUN ve PROGRAMLARIMIZIN ANALİZİ


Bize yeni bir savaş uçağı lazım mı? Hatta bu uçak yeni bir tip olabilir mi?.. Birkaç hafta önce bana bu soruyu sorsaydınız ikisine de yanıtım olumsuz olurdu. Bu yanıtın sebebi de iki temele dayanırdı. Birincisi yaşadığımız maddi zorluklar. İkincisi ise mevcut plan ve programlarımız idi. Gelin plan ve programlarımızdan bahsederek konuya giriş yapalım. Bu sayede içinde bulunduğumuz süreçleri de daha iyi tariflemiş oluruz.

Elimizde modernize edilmiş oldukça kısıtlı adette ve ömrünün son demlerini yaşayan F-4E 2020 Phantom savaş uçakları ve 200 adedin üzerinde çeşitli tiplerde F-16C/D Fighting Falcon savaş uçağı var. Türk Yıldızları çatısı altında bir miktar F-5A/B Freedom Fighter istihdam etsek de, ömrünün son demlerini yaşayan bu uçakları savaş envanterinde saymak haksızlık olacaktır. Bölgedeki potansiyel rakiplerimizin hava gücü karşısında sayıca az olduğumuz aşikâr. Fakat savunma ekseninde düşünüldüğünde yeterli nitelik ve niceliklere sahip olduğumuzu düşünüyordum.

F-35 JSF projesi kapsamında siparişini verdiğimiz uçakların, geç ve güç olsa da hava kuvvetlerimizin envanterine gireceği kanaatine sahiptim. Fakat ABD ile giderek derinleşen ve durulması da pek olası görünmeyen çatlaklarımız, bu proje kapsamında da aramızı oldukça açtı. Şu anda F-35 alımını pek olası görmemekteyim. Bu sebeple de havacılık programlarımızın tekrar gözden geçirilmesi ve yeni bir planlamaya gidilmesi gerekeceği düşüncem kuvvetlendi.

MMU / TF-X adı altında yürüttüğümüz 5. Nesil uçak projelerimiz oldukça iddialı. İngiltere ile işbirliği içinde geliştirdiğimiz, fakat büyük oranda yerli efor da gerektiren bir proje. Hem İngiltere’nin ağırlığını 6. Nesil (?) Tempest projesine kaydırması, hem de politik açıdan giderek belirsizleşmeye başlayan konumumuz, henüz başında olduğumuz bu sürecin gecikebileceğine dair ihtimalleri arttırdı. Açık konuşmak gerekirse 2025 yılına kadar uçağı havada göreceğimiz noktasında ümidim oldukça kuvvetli. Fakat prototipi havalandırmak ile içi dolu dolu bir savaş uçağını seri üretime sokmak arasında büyük fark var. Ben gecikme ihtimalini işte bu içi dolu uçağı yaratmak sürecinde beklemekteyim.

Hürjet projemizi bir nevi sigorta olarak görmekteydim. Çünkü eldeki uçak sayısının yetersiz kalma ihtimaline karşı, bolca üretip kullanabileceğimiz alternatif bir tayyare gibiydi. Ayrıca MMU için geliştirilecek olan tüm teknolojilerle zenginleştirildiğinde, yerli füzelerimiz ile güçlendirildiğinde, oldukça etkili işler çıkaracak, mevcut F-16 kabiliyetlerimizin büyük bölümünü kapsayacak bir uçak olacağını düşünüyordum. Aslında benzeri bir süreci Güney Kore’nin T-50 ve F/A-50 uçaklarında da gözlemleyebildik. Malum bu uçak oldukça güzel ihracat başarısı da yakaladı ve komşumuz Irak hava kuvvetleri tarafından da kullanılmakta. Bu nedenle benzeri bir sürecin Hürjet içinde işleyeceği kanaatindeyim. Hatta ABD’nin Boeing-Saab ortaklığıyla geliştirilen ve aslında Gripen’in kırpılmış bir türev altyapısını kullanan yeni nesil eğitim uçağı T-7A RedHawk’ın da benzeri bir süreç geçireceği inancındayım. Fakat gerek motor ve bazı kritik alt sistemler hususunda dışa bağımlılığımız, gerekse sıfırdan ortaya çıkaracağımız yetenekli bir tayyare ile iç kullanımda ve dış satışlarda başarabileceklerimiz, dış ülkelerin bu uçağın tekerine çomak sokmak için her türlü çabayı sarf edeceği düşüncesini uyandırdı. Bu durumu hafifletmek ve yavaş da olsa kararlı adımlarla uçağı gerçek potansiyeline ulaştırmak için, silah alımını politik bir araç olarak kullanabileceğimizi düşünmeye başladım.  

TERCİHLERİMİZİ HATIRLAYALIM

Ayrıca yıllar önce Türk Hava Kuvvetleri bir tercih yapmıştı. Bu sayede havada yakıt ikmali ve havadan erken uyarı sistemi gibi güç çarpanlarına yatırım yaparak, sayısal üstünlüğün yerine niteliksel üstünlük peşinde koşmuştu. Şunu kabul etmek gerekir, ilave 100 uçak almaktansa, elinizdeki 200 uçağa 300 uçak gücü ve etkinliği sağlamak oldukça sempatik bir düşünce tarzı. Ama bu elde yeterli nitelikli insan kaynakları olduğunda ve savunma ekseninde bir politikayı benimsediğinizde doğru bir tercih olacaktır. Fakat saldırı ekseninde ve sınırlarınız ötesinde bir harekât için ise, zafiyet oluşturacağı gerçeği göz ardı edilmişti.

Eğitimli pilot ve teknisyen kabiliyetlerimiz oldukça yüksek seviyedeydi. Fakat günümüz için aynı şeyi söyleyemeyiz. Hatta 2016 başındaki pilotaj ve yer desteği yeteneklerimize kavuşmamızın bir 10-15 yıl daha süre alacağı, maalesef bir önceki savunma bakanının ağzından söylendi. Malum kol kırılır yen içinde kalır demiş atalarımız. Su uyur düşman uyumaz da demişler. Bu nedenle zaafımızı kendi yetkililerimizin ağzından duyduğuma çok üzüldüm. Fakat bu durum bir gerçekti ve görmezden gelinemeyecek kadar önemliydi.

Çeşitli sebeplerle ülkemiz çok uzun yıllar boyunca hava savunma füze sistemlerine yatırım yapmaktan kaçındı. Sebepler hususunda konuşmaktansa sonuçlar hususunda konuşmayı tercih ederim. Hava savunmamız neredeyse tümüyle hava kuvvetlerimizin görev ve sorumluluk alanında kalmıştı. Şimdiyse bu alanda birçok yabancı sistem alımı ve yerli sistem gelişimi süreçlerini başlattık. Pilotaj açısından ve sayısal olarak zafiyetimizin, hava savunma sistemleri envantere girdikçe, A2/AD yaklaşımıyla bir nebze olsun giderilebileceği düşüncesinde idim. Fakat potansiyel düşmanlarımız da oldukça güçlenmeye ve sağlam silahlar edinmeye başladı. Hava savunma unsurlarının ve hava savunmasıyla hava kuvvetlerini birlikte çalıştırma tecrübemizin eksikliği, alışık olduğumuz savaş uçağı ağırlıklı hava savunma kavramına biraz daha yatırım yapmamızın fena olmayacağı yönündeki kanaatimi pekiştirmeye başladı.

HAVA KUVVETLERİNİN ÜZERİNDEKİ GÖREV YÜKÜNÜ GERÇEKTEN HAFİFLETEBİLDİK Mİ?

 Malum İnsansız Silahlı Hava Araçları alanında oldukça güzel bir atılım içerisindeyiz. Bu araçlar ile gerçek zamanlı keşif-gözetleme, durumsal farkındalık ve nokta operasyonlarında ciddi bir üstünlük elde ettik. Elbette düzenli bir savaşta ciddi bir hava ve hava savunma kuvvetleri ile karşılaştığında zayıf ve etkisiz kalabilecek platformlar bunlar. Libya’da bunu net olarak görme şansı da yakaladık. Ama bu tip bir savaşta bile hem ülke içinde hem de sınır bölgelerinde işe yararlı olacağı kesin araçlar. Bu nedenle meşhur iki buçuk savaş stratejisi içindeki buçuğun yükünün de hava kuvvetlerimiz üzerine binmeyeceği düşüncesine kapılmıştım.

Ayrıca başarıyla sürmekte olan ve çok sayıda platformu envantere kattığımız ATAK saldırı helikopteri projemiz, ufukta görünen ve güzel vaatlerde bulunan Hürkuş C saldırı uçağı projemizle, hava kuvvetlerimizin üzerindeki yakın hava desteği yükünün de hafifleyeceğine ve hava savunma alanına daha çok yoğunlaşabileceğimizi düşünmüştüm. Bu iki hususa artık eskisi kadar olumlu bakamıyorum.

Çünkü bu araçların angaje olması gereken tehditler o kadar arttı ki, hava kuvvetleri üzerinden görev yükü almak bir yana, ilave görev yükü oluşturmak durumunda kaldılar. Örneğin SİHA’larımızın ateş gücünün yetmeyeceği birçok durumda, onlar tarafından lazerle işaretlenen hedeflere uçaklar tarafından daha ağır bombalar bırakılıyor. Saldırıya uğrayan, yaralanan hatta düşen Atak helikopterlerimiz için, bölgedeki düşman unsurları bastırmak ve arama kurtarma çalışmaları yapmak amacıyla hava kuvvetlerinin görev yüklenmesi gerekiyor. Yada kritik sistemlere sahip bir İHA düşerse, düşman eline geçmemesi için hava kuvvetlerimiz tarafından imha edilmesi gerekebiliyor. Kısacası görev yükünün bir kısmını alan yeni platformlar aynı zamanda klasik hava kuvvetlerimize icra edilmesi gereken yeni görev profilleri de oluşturuyorlar.

Ayrıca potansiyel tehditler de eskisi kadar basit ve baş edilebilir değil artık. Eskiden bölücü bir terör örgütüyle uğraşa yoğunlaşıyorduk. Şimdi bu örgütün uzantıları müttefiklerimizin de desteğiyle neredeyse tüm güney sınırlarımızı sardı. Çok iyi silahlandı ve kendisine kısmen korunaklı bir zemin de oluşturdu. Ne kadar asker yığarsanız yığın, teknoloji kullanırsanız kullanın, sınır güvenliğinizi asla tam olarak sağlayamaz, sınırların geçirgenliğinin önüne asla tam olarak geçemezsiniz. Ayrıca bu süre zarfında yepyeni bir etnik kimliğe de ev sahipliği yapmaya başladık. Ülkemizde özellikle sınır bölgelerimizde çok ciddi bir Arap göçmen nüfusu barındırıyoruz. Bunlara sadece iyilik ve yardım yapsak da, asla sadakatlerinden ve gelecekteki hareketlerinden emin olamayız. Bu yüzden potansiyel tehditlerimizin, silahlanma seviyemizin de epeyce üzerine çıktığına kanaat getirdim.

GERÇEKTEN, NE KADAR “ÖZGÜR” OLABİLİRİZ?

Ayrıca F-16 Özgür modernizasyon projesi hakkında ciddi umutlara kapılmıştım. Malum bu milli modernizasyon projesiyle hem yapısal ömrü uzatılabilecek, hem de kabiliyetleri yükseltilecek F-16 tayyarelerimizin, yeni bir savaş uçağına duyulacak ihtiyacı en az bir 10-15 yıl öteleyebileceği düşüncesi bende hâkim olmuştu. Fakat ABD ile aramız epeyce açıldı. Şu gerçeği fark ettim. F-16 üzerindeki tüm olası geliştirmeler için, ABD müsaadesini almamız gerekiyordu. Peki, bu ne kadar mümkün olabilirdi? İkili anlaşmaları ve telif haklarını ihlal ederek kendi modernizasyon programımız izinsiz biçimde uygulamak istersek, bunun politik sonuçlarına katlanmayı hükümetimiz göze alabilir miydi?

Açıkçası Özgür projesi kendi içinde sürekli değişim ve dönüşüm geçiren, kamuoyunun bildiğinden de köklü bir geçmişe sahip olan, uzun soluklu bir alternatif yaklaşımımızdır. Başlangıçta kaynak kodlarına tam olarak hâkim olduğumuz bir tayyare hedefiyle çıktığımız bu yolda, artık yerli radar, yerli EH ve Öz Savunma sistemleri vb. sayısız alt sistemi de projeye katabileceğimiz olgunluğa ulaştık. Yukarıdan bakıldığında bunlar çok güzel gelişmeler. Fakat alçalıp yakınlaştığımızda her biri ayrı bürokratik yükler ve korunması gereken milli sırlar/yetenekler barındırıyor. Bu durumda da ABD ile müzakere sürecine dikkat etmek gerekiyor. Özellikle karşınızda art niyetli ve işleri olabildiğince uzatmak isteyecek bir yaklaşım olursa.

Son olarak ise NATO ittifakına ve ittifak içinde çok sağlıklı olmasa bile uzun bir geleceğimiz olduğuna inanıyordum. Bu yüzden ihtiyaç duyulduğu bir anda, ittifak üyelerimizin de yardıma koşacağına ve belirli alanlarda zafiyete düşmemizi engelleyeceklerine, milli güvenliğimizi gereğinden fazla riske sokmamız gerekmeyeceğine gönülden inanmıştım. Fakat ülkemiz kamuoyunun NATO’ya bakışı ve ittifak üyelerinin de ülkemize ve yönetimimize bakışı köklü bir şekilde değişti. Örtülü ambargolar, direkt milli güvenliğimizi tehdit eden açık ve net uygulamalar, gerekse kendi yönetimimizin maceracı tavırları, milli güvenlikle ilgili algımı baştan inşa etmemi gerektirecek bir seviyeye ulaştı. Elbette bu kapsamda hava kuvvetlerimizin geleceğini de yeniden değerlendirmeye almak gerekiyordu. Dolayısıyla da zihnim alternatif çözümler arama ufkunda dolaşmaya başladı.

Bir sonraki bölümde yeni tip bir savaş uçağı istihdam etme yönünde ilerleyen düşüncelerime dair daha somut örnekler sunacağım efendim. Görüşmek ümidiyle…

Yeni Tip Savaş Uçağı Program Önerilerine Veda

Bildiğiniz üzere bloğumda bir süredir hava kuvvetlerimiz için alternatif savaş uçakları konusunu işliyordum. Bu hususta epey makale konu...