Savunma etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Savunma etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

7 Mayıs 2020 Perşembe

Farklı Bir Eurofighter Typhoon Yaklaşımı



Söz konusu uçak aslında kişisel olarak en karşı çıktığım alternatif tedarik önerilerinden biriydi zamanında. Zira pahalıydı, diğerlerine göre daha karmaşıktı, bakım ve idamesi daha zordu, başta harbe hazırlık oranı olmak üzere en çok şikâyet alan tayyarelerden biriydi. Fakat zaman her şeyi köklü biçimde değiştirecek güce sahip. Bu husustaki görüşlerimin de değiştiğini söylemem gerekir. Fakat bu değişimin hiç umduğunuz gibi olmadığını makalemi okuduğunuzda anlayacaksınız.

Öncelikle Eurofighter Typhoon’un geçmişine felsefik açıdan kısaca bir göz atalım isterim. Gerçek anlamda bir birlik olma yolunda ilerleyen Avrupa, müşterek savunma programlarıyla da bu durumunu sağlamlaştırmak ihtiyacı duymaktaydı. ABD’nin F-15, F-16 ve F-18 tayyareleriyle tanımladığı 4. Nesil ihtiyaçlara yönelik, ortak bir Avrupa Savaş Uçağı programının çıkması gayet doğal karşılandı. Zira eski ortak program ürünlerinin (Tornado, Jaguar, vs.) geleceğin ihtiyaçlarına cevap verme noktasında ciddi sıkıntıları vardı.

Bu kapsamda ülkeler bir araya gelerek kendi istek ve ihtiyaçlarını tartışmaya başladılar. Henüz Varşova Paktı’nın dağılmadığı, Rusların Su-27, MiG-29, MiG-31 gibi zamanına göre beklenmedik derecede kabiliyetli uçaklarla ortaya çıktığı ve Avrupa’nın ana kaygısının hala göklerini düşmandan korumak olduğu bir dönemden bahsediyoruz. Ayrıca bu dönemin belirleyici bir unsuru daha vardı. Bilgi ve İletişim teknolojileri, dolayısıyla da mühimmatlar yeterince gelişip olgunlaşmadığı için, bir uçağın kinematik özellikleri hala (hatta önceki nesillerden daha fazla) büyük bir öncelik arz ediyordu. Dolayısıyla bu kinematik özellikler uçağın tasarım felsefesini de direkt etkiliyordu.

Bu ortamda İngiltere, gerek 2. Dünya savaşındaki Britanya hava muharebelerinin etkisi, gerekse Tornado ADV uçaklarının kabiliyetlerinden memnuniyetsizliği nedeniyle, tasarım felsefesinin hava üstünlüğü ve önleme görevlerine doğru bir ağırlık kazanmasını savunuyordu. Bu düşüncesiyle Rus uçaklarıyla dişe diş mücadele edebilecek, felsefede F-15’in daha ufak, çevik ve Avrupalı bir dengini yaratmak, ayrıca hızla gelişmekte olan teknolojileri ve yenilikçi yaklaşımları da kullanarak bu tayyareyle gerçek bir 4. Nesil savaş uçağının anlamını tüm dünyaya göstermek istiyordu. Hala Afrika başta etki alanında hava-yer görevleri icra etmek isteyen, ayrıca çok rollü bir tayyarenin uluslararası pazarda daha çok tutulacağını düşünen Fransa ise, faklı bir tasarım felsefesi hususunda ısrarcı olmaktaydı. Aslında yerli ve milli imkânlarla havacılık teknolojisini çağa uygun biçimde geliştirirken, hem karadan hem denizden ihtiyaçlarını gidermek, bir nevi F-16/18 denginin Avrupa yorumunu yapmak amacıyla konsorsiyumdan ayrıldı ve tek başına yoluna devam etti. Zira diğer ülkelerin tercihleri de İngilizlere yakındı ve ellerinde yer saldırı görevlerinde kullanılabilecek çok sayıda uçak da mevcuttu.

Bu sebepledir ki havayı son derece güzel kavrayabilen, yüksek irtifalarda avantajlı ve keskin manevralarda tutunmakta zorluk çekmeyen, canardlarla desteklenmiş kanat yapısıyla Eurofighter ortaya çıktı. Ayrıca yükseğe çıktıkça düşen hava ve oksijen yoğunluğunu dengelemek üzere genişleyebilir hava alıkları vardı. Yakın hava muharebelerinde uçağın enerjisi oldukça önemli bir faktör olduğundan dolayı, güç/ağırlık oranını benzerlerinden daha büyük başarımla dengeleyebilecek, keskin manevralar sırasında kaybedilecek enerjiyi hızlıca yerine koyabilecek, son teknoloji ve yaklaşımlarla dizayn edilen bir motorla bu tayyareyi destekleyeceklerdi. Bu kapsamda neredeyse kendisini hava üstünlüğüne adamış, tek görevli ama oldukça etkin bir savaş uçağı ortaya çıktı. (Tranche 1) Fakat zamanın, direkt bu uçağın ardında yatan tasarım felsefesini hedefleyecek sürprizleri olacaktı.


Günümüzdeki modern Tranche 3 versiyonlarıyla çok görevlilik alanında epeyce yol kat etse bile, hava üstünlüğü görev profiline adanmış kinematikleri dolayısıyla, hala zorluklar çeken bir uçaktan bahsettiğimizi hatırlatmak isterim. Zaten bu sebeple soğuk savaşın sona ermesinden sonra kendisine dış müşteri bulma noktasında oldukça zor zamanlar yaşadı Typhoon. Çünkü artık tüm dünya çok görevli ve esnek uçaklar arıyordu. Açıkçası Amerikan dizaynları da bu hususta Typhoon’dan çok daha esnek ve zamana adapte olabilirliğini kanıtlamıştı.

Bu kapsamda ihtiyaç ve yeteneklerin değil, neredeyse tamamen politik ilişkilerin öncelikli olduğu bazı pazarlarda uçağın kendisine yer bulabildiğini görüyoruz. Türkiye’nin özellikle İtalya başta olmak üzere konsorsiyum ülkelerinden gelen birçok cazip teklifi geçmişte geri çevirmesi, Hindistan ihalelerinde uçağın birkaç sefer elenmesi buna örnek gösterilebilir. Dikkat ettiyseniz son siparişleriyle uçağın üretim hattını bir süreliğine kurtaran Almanya bile, hava-yer ve EH görevlerine yönelik olarak, ABD’den direkt F-18E/F/G uçakları almaya karar verdi. Fakat bu tayyarenin gelişim sürecinden yirmi yıl çalan zamanın, özellikle farklı ülkeler için farklı aktığı gerçeğini de göz önüne alırsak, Eurofighter Typhoon uçağına bu sefer olumlu bir sürprizi olabilir mi?

Bu konuda görüşlerimi beyan etmeden önce bir başka hususu vurgulamak istiyorum. Tayyarenin kinematik özelliklerinden bahsettik ama içinden de bahsetmemiz gerekir. Zira karşımızda ciddi isterlerle, büyük hedeflerle ortaya konabilmiş, çok uluslu bir uçak var. Elektronik ve Avyonik alanında bu hususlar, ciddi çabaları, ciddi bir uluslar ve firmalar arasındaki dağınıklılıkla birlikte ele almayı gerektiriyor. Özellikle maliyetlerin ve iş/zihin gücünün en pahalı olduğu Avrupa ülkeleri için bu durum, fiyatı arttırıcı bir faktör olmanın yanı sıra, tepki süresini yavaşlatmak, güncellemeleri geciktirmek, işleri idealinden daha karmaşık hale getirmek gibi yan etkileri de doğuruyor. Tek bir ülkenin kararları ve isterleri doğrultusunda şekillenen uçaklarda, bu dezavantajın minimize olduğunu görüyoruz. Kısacası bu tayyarenin içini ayrı dışını ayrı değerlendirmek gerekiyor. İş buraya geldiğinde ise insanın aklına şu soru geliyor: Acaba ülke olarak bizim kabiliyetlerimiz nedir?


Yakın geçmişten günümüze Türk havacılık tarihine şöyle bir göz atalım isterim:
  • İsrail’le birlikte gerçekleştirdiğimiz F-4E 2020 Terminator kapsamlı modernizasyon programıyla, bir tayyarenin içini donatabilecek kabiliyetleri kazanmaya yönelik anlamlı bir adım attık.
  • Söz konusu kabiliyetleri T-38 Arı yerli eğitim uçağı (F-5 temelli) modernizasyon projesiyle, özelleştirebileceğimize ikna olduk.
  • Elimizdeki F-16’ları yerli yazılımlarla uçurabilir miyiz sorusu kafamıza takıldı. Bu anlamda Özgür (1. Faz diyelim buna) projesini başlattık. Başardık da hani.
  • Ardından T-129 Atak programı geldi. Bu program vasıtasıyla dört başı mamur bir avyonik ve elektronik işinin altından kalkabileceğimizi kendimize ve dünyaya ispat ettik.
  • Ardından aheste aheste devam etmekte olan C-130 Erciyes yerli modernizasyon programı gerçekleştirilme şansı yakaladı.
  • Bu süre zarfında tourboprop motorlu gelişmiş eğitim uçaklarını tamamen kendi ülkemizde tasarlayıp üretebileceğimizi fark ettik. Bu farkındalık bizi Hürkuş projesini gerçekleştirmeye itti.
  • Bu sırada üst komşumuz Ukrayna’nın Antonov firması, Suudi Arabistan’ın da finansal desteğiyle, An-132’nin komple batılı avyonik ve motorlarla güncellenen D versiyonunu çıkarma projesine başladı. Avyonik işini A’dan Z’ye biz aldık. İşin hoş tarafı Antonov ile de kimyamız çok uyuştu. (Proje 2019 başlarında Suudi kaynaklı sebeplerle iptal edilmiştir.)
  • Bu arada zamanın gelişen ve değişen ihtiyaçları, isminde bir değişim olmasa bile Özgür projesini köklü biçimde etkilemişti. (AESA radar dahil dört başı mamur bir proje olduğu için buna 2. Faz diyelim.) Ankara semalarında işittiğimiz sonik patlama sonrasında bu husustan da haberdar olduk.
  • Derken çok iyi anlaşmaya başladığımız Ukrayna ile An-178 nakliye uçağının komple avyonik süitine yönelik bir anlaşma imzaladık. (Belki dört motorlu An-188’de kapıda bekliyordur, kim bilir?)
  • Ardından Atak ışığında şekillenen, içi dışı tamamen özgün tasarım T625 Gökbey helikopterini uçurmayı başardık.
  • Gözümüzü gayet mantıklı projeler olan Hürjet ve MMU/TF/X ufkuna diktik…

Her uçağın kendisine özgü nazları niyazları olması gayet doğaldır. Bunlar genellikle ilk servise girdiği yıllarda yoğunlaşır ve zamanla problem olmaktan çıkarlar. Çünkü yer ekibi de, uçucular da, üreticiler de artık tayyarenin nazına niyazına nasıl cevap vereceklerini öğrenmiş hatta sistematiğe bağlamış olurlar. Dolayısıyla nazı niyazı belli bir airframei envantere almanın da kendisine göre bazı avantajları vardır.

Gövde ve motor olarak Eurofighter’ı bu kapsama giren bir uçak olarak değerlendirebilir miyiz? Bu soruya evet cevabı verdiğimizi var sayalım. Ayrıca uçağın hava üstünlüğüne ve önleme görevlerine gayet yatkın dizaynının, ülkemizin güncel ihtiyaçları için kabul edilebilir hatta bazı açılardan avantajlı olacağını var sayalım. Geriye kalan uçağın içi ve yazılımı oluyor değil mi? İşte burada önerimin farklılığı devreye girmeye başlıyor. Şöyle bir model hayal etmenizi rica edebilir miyim?


  • Tüm fikri mülkiyet haklarıyla birlikte Eurofighter Typhoon uçağını kâğıt üzerinde satın almış olsak.
  • İkinci el 4-5 Tranche 1 tayyaresini de transfer etsek.
  • Bu tayyareleri test bad olarak kullanarak, uçağın içini komple yerli elektroniklerimizle donatmaya başlasak.
  • Yerli dengi olmayan ya da yetersiz kalan tüm alt sistemler için, transfer ettiğimiz bilgi, teknoloji ve kodları, çözmeye, özgünleştirmeye, yerlileştirmeye daha da geliştirmeye mesai harcasak.
  • Bunu minimum kablaj bağlantı standardı değişikliğiyle yapmaya çalışsak.
  • Bu süre zarfında da gövde ve motor özelinde bizde olmayan hangi teknolojileri kazanabiliriz kısmının sıkı pazarlığına otursak.
  • Ardından Avrupa ülkelerinin kurtulmak istediği Tranche 1 modellerinin transferinin ardından, Türk tipi ve Özgür bir modernizasyonu ya da Türk tipi bir Tranche 3T (4T belki) yeni tayyare üretimi, ya da her ikisi karma biçimde gerçekleştirmek üzere bir savunma programı ortaya koysak.


Sizce mantıklı olur muydu?..

Açıkçası böylesine bir iş için, milli çıkar ve imkânlarımızla tamamen uyumlu bir zaman tablosu ortaya koymamız mümkün olacaktır düşüncesindeyim. Bu işten kazanımlar da sağlayabileceğimiz ortadadır. Elbette daha önce bahsettiğim ve daha sonra da bahsedeceğim alternatifler de mümkün. Ama Eurofighter özelinde düşünecek olursak, bu tayyareyi olduğu gibi almakla bir şeyler kazanma ihtimalimizi düşürürken, adaptasyon süremizi de hayli uzatırız kanaatindeyim. Ayrıca daha önceki yazılarımda bahsettiğim üzere, alternatif bir insanlı savaş uçağı projesinin varlığını da gerekli görmekteyim. 

Açıkçası bu tip farklı bir Eurofighter Typhoon yaklaşımının, Avrupa ülkeleri tarafından da kabul edilebileceğine inanıyorum. Belki bir yıl kadar önce konuşsaydık pek mümkün olmayabilirdi. Fakat hem Covid-19 sonrası değişmeye başlayan dünya hem de Avrupa’nın yakın gelecekte yaşayacağı dalgalanmalar, söz konusu ülkeleri ister kendi standartlarında, isterse özgün standartlarda, yanı başında güvenilir ve kaliteli bir alternatif imalat hattı bulundurma noktasında, ikna edebilecektir. Özellikle Almanya, Hollanda, Baltık Ülkeleri ve hatta aramızın görece iyi olduğu İtalya ve belki İspanya da bu husustaki girişimimize destek verebilecektir

Arayı açtığım için kusuruma bakmayınız. Bir sonraki yazımızda görüşmek üzere, sağlıklı, afiyetli ve huzurlu günler dilerim.

Aybars Meriç

2 Şubat 2020 Pazar

Yeni Bir Savaş Uçağı Programı Hakkında Düşünceler - 2


BÖLÜM 2 – OYUN TEORİSİYLE ZENGİNLEŞTİRİLMİŞ HAVA HARBİ SENARYOLARI


Gelin öncelikle gerçek dünyayla pek alakası olmasa bile matematik bir hesap yapalım. Bir bilgisayar oyunu tasarlıyor misali algoritma kurmak istiyorum. Örneğin her uçağın birim gücü 10 olsun. 100 uçak 1000 birim güç eder. Bunlar birbiriyle denk biçimde kapışırlar ise kayıp oranı %40 olsun. Yani iki adet 100 uçaklık hava kuvveti çarpışırsa, ilk çarpışmadan sonra her ikisinden de 60’ar uçak elde kalsın. Eğer bir güç diğerinden %50 fazla olursa, kalabalık tarafın kaybı %20’ye düşsün, diğer tarafın kaybı da %60’a çıksın. Yani 150 uçak ile 100 uçak karşı karşıya geldiğinde, 150 uçaktan 120 adedi elde kalsın, 100 uçaktan ise 40 adedi. Eğer taraflardan biri diğerinin iki katı olursa da bu oranlar %10’a %80 olsun. Böyle bir durumda eğer bahsettiğimiz 150’ye 100 uçaklık kuvvet, tekrar havalanır ve çarpışır ise, zayıf tarafın elinde 5-6 tayyare ancak kalacaktır. Yani ilk çarpışmadan sonra zayıf tarafın yenilgiye sabitlenen kaderi mühürlenmiş olacaktır.

Elbette gerçek hayata daha fazla benzetmek için algoritmayı zenginleştirebiliriz. Mesela bir taraf diğerine baskın yapmayı başarır ise uçak güç çarpanlarını 2,5 katı alabiliriz. Yani 100 birim uçak 1000 değil 2500 birim güç üretir. Hava savunma sistemlerini, güç çarpanlarını (enteresan bir isimlendirme olduğunu fark ettiniz değil mi?), saldırgan ya da savunan taraf olmanın doğasını, harbe hazırlık yüzdesini vs. birçok şeyi de algoritmamıza eklememiz mümkündür. Fakat sonuçta bu kurgu oyunumuzda bile gerçekten önemsememiz gereken bir taraf vardır. İki rakip taraf da kendi katsayılarını mümkün olduğu kadar yüksek tutarak savaşa girmeyi hedefleyecektir.

F-16’LARIMIZ ve HAVA SAVAŞININ DOĞASI ÜZERİNE

Bu oyundaki katsayıyı yüksek tutma durumundan, gerçek hayattaki bir realiteye geçiş yapalım isterim. Örneğin elimizdeki F-16 filosu toplamda 4 parça halinde ve yıllara yayılan bir üretim süreci sonunda hizmete alınabilmiştir. Peace Onyx programları ile envantere kazandırılan uçaklar, siparişlerinden teslim alınmalarına kadar önemli bir süreç geçirmişlerdir. Yeni bir savaş uçağını ister dışarıdan alım olarak sipariş verelim, istersek kendimiz üretelim bu zamana yayılmış sürecin bir benzerine, aynen katlanmak zorunda kalacağız. Altyapı ve Ar-Ge masraflarından kurtulmak amacıyla 240 adet daha F-16 sipariş verdiğimizi düşünelim. Bunun üretimine ancak bir yıl kadar sonra başlayabilir ve yılda 24 adetten 10 yılda uçakların tamamını envantere katabiliriz. Toplam 11 yıl zaman alır o da en iyi ihtimalle.

Ama bu sırada ülkenin biriyle sıcak bir savaşa girmek zorunda kaldığımızı var sayalım. Bu savaş sırasında bırakın yeni bir uçak üretmeyi, füze dahi üretecek vakit bulamayız. Günümüz savaşları çok hızlı ve yıkıcı gerçekleşmektedir. Bu nedenle savaş sonrasında da eski üretim kabiliyetimizi ve gücümüzü korumamız mümkün olmayabilir. Bu nedenle A ülkesiyle savaşa girsek, elimizdeki 100 uçaktan yarısını koruyabilsek, ama savaşı kazansak. Elinde 150 uçak bulunan B ülkesi için çok daha kolay bir hedef haline geleceğimiz aşikârdır. Elbette potansiyel düşmanlar, onurlu şövalyeler misali yıllarca bekleyerek hava kuvvetlerimizi yeniden inşa etmemize izin vermezler. Ülkemiz üzerinde kötü düşüncelere sahip iseler, en zayıf anlarımızı kollayarak bu emellerini gerçekleştirmek isterler.

Özetlemek gerekirse ülkeler barış zamanında sanki ileride mutlaka savaşacakmış gibi düşünce zemini çizerler. Bu zemin üzerine savunma felsefesini ve politikalarını yapılandırırlar. Bu felsefe ve politikalar üzerine de bir silahlanma programı hazırlarlar. İmkânları elverdiği ölçüde bu silahlanma programını uygularlar. Bu sayede caydırıcı olmak asıl hedefleridir. Fakat savaş başladığı anda ellerindeki imkân ve kabiliyetlerle sonuç almak zorunda kalırlar. Size ait olmayan bir silah ya da platformu alamaz ve kullanamazsınız. Elinizdekilerle zafer kazanacak ya da yenilgiyi tatmak mecburiyetinde kalacaksınız. Hayatta kalırsanız ancak savaştan sonrası için bir başka uzun vadeli plan ya da program düşünebilirsiniz.

Fark ettiğim nokta şu: Biz savunma ve güvenlik politikalarımızı en temelinden itibaren değiştiriyoruz. Aslında yaptığımız ve altına girdiğimiz işlerin, köklü felsefi bir değişim olduğunun da tam olarak farkında değiliz. Sadece sanki girişimlerimizin ardında bir derin düşünce varmış gibi anlık hareketlerde bulunuyoruz. Fakat savunma konseptimizi ve silahlanma politikalarımızı hala eski düşünceye ve aynı kalıplara göre hazırlamaya devam etmekteyiz. Yani ister mecburi ister tepkisel olsun, ortaya koyduğumuz plan ve programlar, geçmiş harekât konseptlerinin revize edilmiş yansımalarından ve gelişmiş ülkeleri taklit yeteneğinden ibaret. Ayrıca bacaklarımızı dışarıya doğru açarken sahip olduğumuz duruş değişiyor. Bu değişen gardın kendine göre dezavantajları da var ve biz bunları henüz tam olarak kavrayamadık kanaatindeyim.

BÜTÇE NE KADAR ÖNEMLİ?

Artık dikkate almamaya karar verdiğim bir husus da şu: Bütçe. Bir yıl kadar önce tüm düşüncelerimi ülkemiz ekonomisini zorlamamak üzerine kurgulamayı tercih ediyordum. Bilinçsiz bir algıda seçicilik durumunda idim anlayacağınız. Fakat şunu fark ettim. Ülke olarak öyle saçma sapan işlere öyle devasa bütçeler yatırıyoruz ki. Öyle devasa kaynakları batırıyoruz ya da üzerini çiziyoruz ki. Konu savuma olduğunda ekonomik öncelikli düşünmenin çok da lüzumu yok.

Geçmişte boşa harcanan, üzeri çizilen kaynakların cüzi bir kısmı bile sıfırdan bir hava kuvvetleri ve hava savunma organizasyonu kurmaya yeterdi. Öyleyse neden boşuna bekliyor ve son derece önemli bir “zamanı” kaybediyoruz?

5. NESİL UÇAKLARLA HAVA HAREKÂTI FELSEFESİ

Ulaştığım ve son derece önemli gördüğüm bir sonucu daha sizlerle paylaşmak istiyorum. Malum şu anda 5. Nesil stealth özellikli savaş tayyareleri servise girmekte. 6. Nesil savaş uçakları üzerinde ise, gelişen teknolojilerin de paralelinde çok daha devrimsel çalışmalar yapılmakta, çabalar sarf edilmekte. Radar ve diğer tip sensörlerden mümkün olduğunca kendini gizlemek, geç fark edilmek üzerine kurgulanmış bir hava kuvvetleri yapısı, doğası itibariyle ofansiftir. Bizim ihtiyaçlarımız ise hem ofansif alanda, hem defansif alanda hızla büyümektedir.

Fakat daha da önemli bir husus var. 5. Nesil savaş uçaklarını şekillendiren felsefeden tutun da, bunun saldırı ve savuma amaçlı kullanımlarına kadar geniş çapta bir tefekkür ve simülasyon süreci içine girdiğinizde, şunu fark ediyorsunuz. 5. Nesil olgulaşana ve 6. Nesil tayyareler yaygın kullanıma girene kadar geçecek sürecin önemli bir özelliği var. Bu 30-40 yıllık süre zarfında yeni nesil uçaklar, ancak 4+ Nesil ve radara yakalanmama derdi olmayan uçaklarla birlikte hizmet verdiğinde etkin olabilecekler. Evet, doğru okudunuz. Yaptığım tüm simülasyonlarda oldukça uzun süredir bu gerçeğin farkındayım. Sadece 5. Nesil tayyareler üzerine kurulmuş bir hava kuvvetleri asla 4. ve 5. Neslin karışımı ile hizmet verenler kadar etkili olamamakta. Ayrıca bu durumda bir kısım uçakları da radar ve diğer aktif sensörlerini açarak riske atmak gerekmekte. Hava savaş taktikleri de karma yapılı güçlerle çok daha etkili ve efektif dizayn edilebilmekte, çeşitliliği arttırılabilmekte.

Dikkat ettiyseniz ABD başta olmak üzere gelişmiş ülkeler, 4+ Nesil savaş uçağı programlarını sürdürmek ve üretim hatlarını kapatmamak için hala çaba sarf ediyorlar. F-15X gibi projeler stealth yapılı bir hava gücünün tamamlayıcısı olarak ortaya konuluyor. Bombardıman uçakları, insansız güç çarpanları vb. unsurlar da bu kapsamda planlanıyor, hazırlanıyor. Gelecekte deveye girecek birçok modernizasyon projesinde de bu ihtiyacın etkisini açıkça görmemiz mümkün olacak. Bu nedenledir ki MMU gibi 5. Nesil ve modern savaş uçağı programları bile, ancak ömürleri boyunca kendilerini tamamlayacak 4+ Nesil savaş uçaklarıyla gerçek etkinliğine kavuşabilecek. Elimizdeki F-16 filoları ise ister Özgür ister üretici ya da bir 3. Parti tarafından önerilen modernizasyon sürecine tabi tutulsun, bu ihtiyacı karşılayabilecek kadar uzun ömre sahip olamayacaklar kanaatineyim.

Malumunuzdur soğuk savaşın sonlarında ABD hava kuvvetleri iki temel tip uçak üzerine yapılanma tercihinde bulunmuştu. Hava üstünlüğü görevine yoğunlaşmış, yüksek irtifaları da kapsayabilen, çift motorlu ve daha ağır, bu şekilde çok daha gelişmiş ve nitelikli elektronik kapasiteye ve silah yüküne sahip F-15 filoları. Tek motorlu, görece olarak hesaplı, cephe hattı savaşçısı ve çok görevliliğe sahip, sayısal açıdan daha kalabalık F-16 filoları. Ruslar da benzeri bir ayrımı Su-27 ve MiG-29 ikilisiyle yapmışlardı. Gerçi Sovyetler Birliği’nin dağılma sürecinde mecburiyetten ağırlıklarını Sukhoi tipine kaydırmak zorunda kaldılar ve MiG’ler biraz öksüz kaldı. Tam olarak benzeri bir durum arz etmiyor. Ama geleceğimizin hava gücünü düşünürken bizim de bu iki tip olayını kendimize göre revize etmemiz gerekeceği kanaatindeyim. Fakat bu sefer ayrımı motor sayısına, ağırlığa, görev farklılığına vb. hususlara göre değil, 5. ve 4+ Nesil olarak yapmamız gerekiyor.

MAVİ VATAN’I KORUMAK İÇİN, ÜZERİNDE UÇMANIZ ve SAVAŞMANIZ GEREKİR

Bölgemizde savaş riskimiz bulunan ülkelerin tamamına göz atarsak, oldukça kalabalık ve bizden daha modern hava kuvvetleriyle yüzleşmek zorunda kalabileceğimizi görüyoruz. Ayrıca yeni yeni hakkıyla fark ettiğimiz Mavi Vatan hususu nedeniyle, güvensiz alanlarda ve alışık olmadığımız konseptlerde, hava muharebelerini kabul etmek zorunda kalabileceğimizi öngörebiliriz.

Bu durumu tarihimizdeki Köroğlu’nun hikâyesine benzetebiliriz aslında. Köroğlu küçükken bir köpek dövüşüne şahit olur. Kocaman bir köpek sürüsü tek bir köpeğe saldırmaktadır. Normalde saldırdıkları köpeğin şansı bile yoktur. Fakat saldırıya uğrayan köpek bir fırsatını bulur ve sürünün arasından sıyrılır. Koşar ve arkasını yakındaki bir duvara verir, savaşmaya devam eder. Arkasındaki duvardan güç alan ve kararlı bir şekilde savaşan köpeğe güç yetiremeyeceğini anlayan sürü, bir süre sonra saldırısından vazgeçer ve gider. Köroğlu işte bu nedenle ardını Bolu dağlarına yaslayarak çok daha büyük güçlere karşı savaşabildiğini göstermiştir bizlere.

Evet, kendi topraklarında savaşı kabul etmek, düşman uçağını düşürebilseniz bile belirli bir zarar göreceğinizi baştan kabul etmektir. Fakat hem moral hem de anlamlı fark yaratacak üstünlükleri kurmanızı sağlar. Hava savunma unsurları gibi ilave aktörlerden faydalanabileceğiniz gibi, düşmanı da kolaylıkla hazırladığınız pusulara çekebilirsiniz. Fakat açık arazide denk ya da denge yakın koşullarda savaşmak farklıdır. Düşmanın alanına hücum etmek ve onun üstün olduğu ana vatanında savaşmak ise çok daha farklıdır. Özellikle nefesinizin (yakıt ve cephanenizin) kısıtlı olduğu, belirli ve kısıtlı sürelerde havada kalabileceğiniz hızlı bir hava harbinde.

Bu kapsamda önümüzdeki 30-40 yıllık sürece baktığımızda şunu fark ediyoruz. Hava harbine birden fazla dalgalar halinde yaklaşıp, her yeni dalga ile yakıt ve cephanesini tüketmiş önceki dalga uçakları cephe gerisine çekebilen, sürekliliği sağlayabilecek sayısal yeterliliğe de sahip olan, bir güç yapısı oluşturabilmek ve bunu bir müddet koruyabilmek gerekmektedir. Elbette zaman içinde insansız muharip uçakların da işe dâhil olmasıyla, teknolojinin yeni güç çarpanları sunmasıyla, bazı alanlarda kurulacak ve ileri hareket edebilen kara veya deniz konuşlu A2/AD şemsiyelerinin varlığıyla, bu ihtiyaç revize edilebilir. Fakat operasyon yapma ihtimaliniz genişlediğinde ya da hedef alanınız coğrafi açıdan uzaklaştığında, bu ihtiyacı aritmetik olarak arttırmak zorunda kalırsınız. Yani 1,2,3, diye değil, 2,4,8, şeklinde çoğalır. Ayrıca yoldaki potansiyel 3. taraf tacizcileri için de güç ayırmak zorunda kalacağınızı hatırlatmak isterim.

PARA MESELESİ

Ayrıca fark ettiniz mi bilmiyorum. F-16, Gripen ve JF-17’yi dışarıda tutarsak, günümüzde ister doğu ister batı yapımı olsun, modern bir savaş uçağının birim fiyatının yaklaşık 80 milyon dolar seviyesinde veya üstünde ve saatlik uçuş maliyetlerinin de 25.000 dolar üzerinde olduğunu söyleyebiliriz. Elbette o tayyarenin, onu ortaya koya ekolün, sahip olduğu ilave teçhizat ve silahların da kendisine göre farklılıkları olacaktır. Bu farklılıklar sizin harbe hazırlık oranlarınızı da etkileyecektir, eğitim ve destek altyapınızı da. Fakat ben nedense fiyatlar bakımından çok ciddi bir fark göremiyorum. Hariç tuttuğum üç tayyare ise, üretim adetleri ve destek altyapısı nedeniyle, uçuş maliyeti olarak avantaj sunan yapıdalar. JF-17 satın alma aşamasında da şimdilik kaydıyla ciddi anlamda ucuz. Fakat F-16 ve Gripen’in modern versiyonları satın alma fiyatı açısından da diğer uçaklardan pek aşağı kalır değiller.

Elbette bir uçağı satın almanın ve envantere katmanın maliyeti bu kadar basit değil. Birçok farklı katmandan oluşan karmaşık bir süreçler bütünü. Yani aldım fiyatı bu, uçurdum saat başı fiyatı da şu diyemiyorsunuz. Altyapı ve insan kayaları başta olmak üzere birçok masraf kapıları ve enerji harcanması gereken hususlar da var. Ayrıca hava üslerinizi de bu uçağı işletebilecek şekilde modernize etmeniz gerekmekte. Fakat enteresandır gelişen teknolojiyle birlikte, fiyatlarda da, özelliklerde de, beklentilerde de ciddi bir benzeşme var. Elbette astarı yüzünden daha maliyetli hale gelen, doğru yönetim ve yaklaşımla ele alınmamış, birçok örnek proje de karşımızda duruyor. Bunların çoğunluğunu da, bahsettiğim yönetim ve yaklaşım vurgusunu hatırlatarak, Rus kökenli sistemler olarak görüyoruz. Fakat Avrupa dâhil olmak üzere farklı kaynaklardan verilebilecek örnekler de var.

Burada yönetim ve yaklaşım faktörleri oldukça önemli. Kendi savunma sanayimizden örneklendireyim. Belirli ve özgün bir iş modeli yaratarak, T-129 Atak helikopter programını başarıya ulaştırdık. Oldukça önemli bir miktar helikopter envantere girdi. Bir miktar daha üretilecek. Ayrıca gelecekte ortaya çıkacak daha gelişmiş versiyonlar hususunda da oldukça ümit varız. Kazandığımız altyapı ve yetenekleri kullanarak özgün bir helikopter de geliştirmeyi başardık. TAI T-625 Gökbey. Bu açıdan bakıldığında projenin gerçek anlamda başarılı olduğunu söyleyebiliriz.

Fakat aynı özgün ve Türk tipi savunma sanayi yaklaşımıyla geliştirdiğimiz Altay AMT projesinde ise tam bir fiyasko yaşadık. Büyük ihtimalle de birçok bağlantılı tartışma yaşamaya devam edeceğiz. Bunun sebeplerini nerede aramamız gerektiğini biliyorsunuz. Bu nedenle detaya girmeye gerek görmemekteyim. Fakat bozulan / kayan algımızın ve anlayışımızın, gelecekteki kapsamlı savunma sanayi projelerimizi de tehdit ettiğini vurgulamak isterim. Bu durum ülkemizin maruz kaldığı örtülü ambargolarla birleştiğinde, hava kuvvetlerimiz açısından yerli projelerimizdeki olası gecikmeleri, normalin üstünde hatta kabul edilemez risk faktörleri olarak karşımıza koymaktadır.

UÇAKLARIMIZIN KONDİSYONU HAKKINDA

Ayrıca itiraf etmek ve hazmetmek zor olsa da bir gerçeğin farkına varmamız gerektiği kanaatindeyim. Elimizdeki F-16 filosunun kondisyonu hiç de parlak değil. Bu uçakları birçok ülkeden çok çok daha yoğun kullandık. Gerçek anlamda yıprattık, yaşlandırdık. Bu oldukça yoğun kullanım sürecimiz halen de devam etmekte. İlk alınan Blok 30 serisi tayyarelerin durumu malum. Bunlar CCIP modernizasyonuna da sokulmadı. Yapısal tadilatlar görmüş olsa bile bu uçakların ileride Özgür modernizasyonu kapsamında kalıp kalmayacakları da ciddi bir soru işareti barındırıyor. Ayrıca gövdenin durumu dışında kalan faktörler de var. Örneğin motor. Elimizdeki tayyarelerin motorları da oldukça yıpranmış durumda. Bildiğiniz gibi eskiyen teknik araçlar daima çok daha fazla dikkat istediği gibi, çok daha fazla hata oranı vermeye de müsait hale geliyor.

Uçaklarını bizim kadar çok ve sık uçuran, bunu da bizimki kadar düşük kaza/kırım oranlarıyla gerçekleştirmeyi başaran pek az hava kuvvetleri vardır. Bunda yetenekli ve özverili teknisyenlerimizin, yer destek ekiplerimizin büyük payı var. Fakat elbette bu yoğun kullanımın bir bedeli olmuştur. Gelecekteki tayyarelerimizde de olacaktır. Bu nedenle sadece envanter sayısına bakmak veyahut uçakların yaşını diğer ülkelerle aynı kapsamda kıyaslamak çok gerçekçi olmayacaktır. Bu nedenle kaza/kırım geçiren tayyarelerin yerine koymak amacıyla aldığımız son parti teslimatlar dışında kalan uçaklarımızın, kapsamlı bir modernizasyon programına sokulsa bile, adet olarak diğer ülkelerin modernize edebileceği orandan daha düşük elverişlilik sunacağını düşünüyorum. Örneğin X bir ülke elindeki 100 F-16’nın 60’ını rantabl görüp modernizasyona sokabilirken, bizde bu oranın (bebek gibi itinayla bakılıp gözetilmiş olsalar da) 40 civarında kalacağını düşünüyorum.

SONUÇ OLARAK

İşte bu nedenlerle tüm yerli ve milli savunma ve havacılık sanayi oluşturma çabalarımıza rağmen, bu projelerimizi bozmadan ya da hızını kesmeden, ayrıca yabancı ortaklı bir savaş uçağı programı yürütmenin gerekli olduğu kanaatine ulaşmış bulunuyorum. Bu hususta tek bir seçeneğimiz yok, birden fazla alternatifimiz var. Bu yazı dizisin de söz konusu aternatifleri inceleyeceğim. Gelecek bölümde İsveçli Saab Gripen E/F tayyaresi hakkındaki fikirlerimi bulacaksınız. Umarım bu yolculuktan benim kadar zevk alırsınız. Görüşmek ümidiyle…

1 Şubat 2020 Cumartesi

Yeni Bir Savaş Uçağı Programı Hakkında Düşünceler - 1


BÖLÜM 1 – MEVCUT DURUMUMUZUN ve PROGRAMLARIMIZIN ANALİZİ


Bize yeni bir savaş uçağı lazım mı? Hatta bu uçak yeni bir tip olabilir mi?.. Birkaç hafta önce bana bu soruyu sorsaydınız ikisine de yanıtım olumsuz olurdu. Bu yanıtın sebebi de iki temele dayanırdı. Birincisi yaşadığımız maddi zorluklar. İkincisi ise mevcut plan ve programlarımız idi. Gelin plan ve programlarımızdan bahsederek konuya giriş yapalım. Bu sayede içinde bulunduğumuz süreçleri de daha iyi tariflemiş oluruz.

Elimizde modernize edilmiş oldukça kısıtlı adette ve ömrünün son demlerini yaşayan F-4E 2020 Phantom savaş uçakları ve 200 adedin üzerinde çeşitli tiplerde F-16C/D Fighting Falcon savaş uçağı var. Türk Yıldızları çatısı altında bir miktar F-5A/B Freedom Fighter istihdam etsek de, ömrünün son demlerini yaşayan bu uçakları savaş envanterinde saymak haksızlık olacaktır. Bölgedeki potansiyel rakiplerimizin hava gücü karşısında sayıca az olduğumuz aşikâr. Fakat savunma ekseninde düşünüldüğünde yeterli nitelik ve niceliklere sahip olduğumuzu düşünüyordum.

F-35 JSF projesi kapsamında siparişini verdiğimiz uçakların, geç ve güç olsa da hava kuvvetlerimizin envanterine gireceği kanaatine sahiptim. Fakat ABD ile giderek derinleşen ve durulması da pek olası görünmeyen çatlaklarımız, bu proje kapsamında da aramızı oldukça açtı. Şu anda F-35 alımını pek olası görmemekteyim. Bu sebeple de havacılık programlarımızın tekrar gözden geçirilmesi ve yeni bir planlamaya gidilmesi gerekeceği düşüncem kuvvetlendi.

MMU / TF-X adı altında yürüttüğümüz 5. Nesil uçak projelerimiz oldukça iddialı. İngiltere ile işbirliği içinde geliştirdiğimiz, fakat büyük oranda yerli efor da gerektiren bir proje. Hem İngiltere’nin ağırlığını 6. Nesil (?) Tempest projesine kaydırması, hem de politik açıdan giderek belirsizleşmeye başlayan konumumuz, henüz başında olduğumuz bu sürecin gecikebileceğine dair ihtimalleri arttırdı. Açık konuşmak gerekirse 2025 yılına kadar uçağı havada göreceğimiz noktasında ümidim oldukça kuvvetli. Fakat prototipi havalandırmak ile içi dolu dolu bir savaş uçağını seri üretime sokmak arasında büyük fark var. Ben gecikme ihtimalini işte bu içi dolu uçağı yaratmak sürecinde beklemekteyim.

Hürjet projemizi bir nevi sigorta olarak görmekteydim. Çünkü eldeki uçak sayısının yetersiz kalma ihtimaline karşı, bolca üretip kullanabileceğimiz alternatif bir tayyare gibiydi. Ayrıca MMU için geliştirilecek olan tüm teknolojilerle zenginleştirildiğinde, yerli füzelerimiz ile güçlendirildiğinde, oldukça etkili işler çıkaracak, mevcut F-16 kabiliyetlerimizin büyük bölümünü kapsayacak bir uçak olacağını düşünüyordum. Aslında benzeri bir süreci Güney Kore’nin T-50 ve F/A-50 uçaklarında da gözlemleyebildik. Malum bu uçak oldukça güzel ihracat başarısı da yakaladı ve komşumuz Irak hava kuvvetleri tarafından da kullanılmakta. Bu nedenle benzeri bir sürecin Hürjet içinde işleyeceği kanaatindeyim. Hatta ABD’nin Boeing-Saab ortaklığıyla geliştirilen ve aslında Gripen’in kırpılmış bir türev altyapısını kullanan yeni nesil eğitim uçağı T-7A RedHawk’ın da benzeri bir süreç geçireceği inancındayım. Fakat gerek motor ve bazı kritik alt sistemler hususunda dışa bağımlılığımız, gerekse sıfırdan ortaya çıkaracağımız yetenekli bir tayyare ile iç kullanımda ve dış satışlarda başarabileceklerimiz, dış ülkelerin bu uçağın tekerine çomak sokmak için her türlü çabayı sarf edeceği düşüncesini uyandırdı. Bu durumu hafifletmek ve yavaş da olsa kararlı adımlarla uçağı gerçek potansiyeline ulaştırmak için, silah alımını politik bir araç olarak kullanabileceğimizi düşünmeye başladım.  

TERCİHLERİMİZİ HATIRLAYALIM

Ayrıca yıllar önce Türk Hava Kuvvetleri bir tercih yapmıştı. Bu sayede havada yakıt ikmali ve havadan erken uyarı sistemi gibi güç çarpanlarına yatırım yaparak, sayısal üstünlüğün yerine niteliksel üstünlük peşinde koşmuştu. Şunu kabul etmek gerekir, ilave 100 uçak almaktansa, elinizdeki 200 uçağa 300 uçak gücü ve etkinliği sağlamak oldukça sempatik bir düşünce tarzı. Ama bu elde yeterli nitelikli insan kaynakları olduğunda ve savunma ekseninde bir politikayı benimsediğinizde doğru bir tercih olacaktır. Fakat saldırı ekseninde ve sınırlarınız ötesinde bir harekât için ise, zafiyet oluşturacağı gerçeği göz ardı edilmişti.

Eğitimli pilot ve teknisyen kabiliyetlerimiz oldukça yüksek seviyedeydi. Fakat günümüz için aynı şeyi söyleyemeyiz. Hatta 2016 başındaki pilotaj ve yer desteği yeteneklerimize kavuşmamızın bir 10-15 yıl daha süre alacağı, maalesef bir önceki savunma bakanının ağzından söylendi. Malum kol kırılır yen içinde kalır demiş atalarımız. Su uyur düşman uyumaz da demişler. Bu nedenle zaafımızı kendi yetkililerimizin ağzından duyduğuma çok üzüldüm. Fakat bu durum bir gerçekti ve görmezden gelinemeyecek kadar önemliydi.

Çeşitli sebeplerle ülkemiz çok uzun yıllar boyunca hava savunma füze sistemlerine yatırım yapmaktan kaçındı. Sebepler hususunda konuşmaktansa sonuçlar hususunda konuşmayı tercih ederim. Hava savunmamız neredeyse tümüyle hava kuvvetlerimizin görev ve sorumluluk alanında kalmıştı. Şimdiyse bu alanda birçok yabancı sistem alımı ve yerli sistem gelişimi süreçlerini başlattık. Pilotaj açısından ve sayısal olarak zafiyetimizin, hava savunma sistemleri envantere girdikçe, A2/AD yaklaşımıyla bir nebze olsun giderilebileceği düşüncesinde idim. Fakat potansiyel düşmanlarımız da oldukça güçlenmeye ve sağlam silahlar edinmeye başladı. Hava savunma unsurlarının ve hava savunmasıyla hava kuvvetlerini birlikte çalıştırma tecrübemizin eksikliği, alışık olduğumuz savaş uçağı ağırlıklı hava savunma kavramına biraz daha yatırım yapmamızın fena olmayacağı yönündeki kanaatimi pekiştirmeye başladı.

HAVA KUVVETLERİNİN ÜZERİNDEKİ GÖREV YÜKÜNÜ GERÇEKTEN HAFİFLETEBİLDİK Mİ?

 Malum İnsansız Silahlı Hava Araçları alanında oldukça güzel bir atılım içerisindeyiz. Bu araçlar ile gerçek zamanlı keşif-gözetleme, durumsal farkındalık ve nokta operasyonlarında ciddi bir üstünlük elde ettik. Elbette düzenli bir savaşta ciddi bir hava ve hava savunma kuvvetleri ile karşılaştığında zayıf ve etkisiz kalabilecek platformlar bunlar. Libya’da bunu net olarak görme şansı da yakaladık. Ama bu tip bir savaşta bile hem ülke içinde hem de sınır bölgelerinde işe yararlı olacağı kesin araçlar. Bu nedenle meşhur iki buçuk savaş stratejisi içindeki buçuğun yükünün de hava kuvvetlerimiz üzerine binmeyeceği düşüncesine kapılmıştım.

Ayrıca başarıyla sürmekte olan ve çok sayıda platformu envantere kattığımız ATAK saldırı helikopteri projemiz, ufukta görünen ve güzel vaatlerde bulunan Hürkuş C saldırı uçağı projemizle, hava kuvvetlerimizin üzerindeki yakın hava desteği yükünün de hafifleyeceğine ve hava savunma alanına daha çok yoğunlaşabileceğimizi düşünmüştüm. Bu iki hususa artık eskisi kadar olumlu bakamıyorum.

Çünkü bu araçların angaje olması gereken tehditler o kadar arttı ki, hava kuvvetleri üzerinden görev yükü almak bir yana, ilave görev yükü oluşturmak durumunda kaldılar. Örneğin SİHA’larımızın ateş gücünün yetmeyeceği birçok durumda, onlar tarafından lazerle işaretlenen hedeflere uçaklar tarafından daha ağır bombalar bırakılıyor. Saldırıya uğrayan, yaralanan hatta düşen Atak helikopterlerimiz için, bölgedeki düşman unsurları bastırmak ve arama kurtarma çalışmaları yapmak amacıyla hava kuvvetlerinin görev yüklenmesi gerekiyor. Yada kritik sistemlere sahip bir İHA düşerse, düşman eline geçmemesi için hava kuvvetlerimiz tarafından imha edilmesi gerekebiliyor. Kısacası görev yükünün bir kısmını alan yeni platformlar aynı zamanda klasik hava kuvvetlerimize icra edilmesi gereken yeni görev profilleri de oluşturuyorlar.

Ayrıca potansiyel tehditler de eskisi kadar basit ve baş edilebilir değil artık. Eskiden bölücü bir terör örgütüyle uğraşa yoğunlaşıyorduk. Şimdi bu örgütün uzantıları müttefiklerimizin de desteğiyle neredeyse tüm güney sınırlarımızı sardı. Çok iyi silahlandı ve kendisine kısmen korunaklı bir zemin de oluşturdu. Ne kadar asker yığarsanız yığın, teknoloji kullanırsanız kullanın, sınır güvenliğinizi asla tam olarak sağlayamaz, sınırların geçirgenliğinin önüne asla tam olarak geçemezsiniz. Ayrıca bu süre zarfında yepyeni bir etnik kimliğe de ev sahipliği yapmaya başladık. Ülkemizde özellikle sınır bölgelerimizde çok ciddi bir Arap göçmen nüfusu barındırıyoruz. Bunlara sadece iyilik ve yardım yapsak da, asla sadakatlerinden ve gelecekteki hareketlerinden emin olamayız. Bu yüzden potansiyel tehditlerimizin, silahlanma seviyemizin de epeyce üzerine çıktığına kanaat getirdim.

GERÇEKTEN, NE KADAR “ÖZGÜR” OLABİLİRİZ?

Ayrıca F-16 Özgür modernizasyon projesi hakkında ciddi umutlara kapılmıştım. Malum bu milli modernizasyon projesiyle hem yapısal ömrü uzatılabilecek, hem de kabiliyetleri yükseltilecek F-16 tayyarelerimizin, yeni bir savaş uçağına duyulacak ihtiyacı en az bir 10-15 yıl öteleyebileceği düşüncesi bende hâkim olmuştu. Fakat ABD ile aramız epeyce açıldı. Şu gerçeği fark ettim. F-16 üzerindeki tüm olası geliştirmeler için, ABD müsaadesini almamız gerekiyordu. Peki, bu ne kadar mümkün olabilirdi? İkili anlaşmaları ve telif haklarını ihlal ederek kendi modernizasyon programımız izinsiz biçimde uygulamak istersek, bunun politik sonuçlarına katlanmayı hükümetimiz göze alabilir miydi?

Açıkçası Özgür projesi kendi içinde sürekli değişim ve dönüşüm geçiren, kamuoyunun bildiğinden de köklü bir geçmişe sahip olan, uzun soluklu bir alternatif yaklaşımımızdır. Başlangıçta kaynak kodlarına tam olarak hâkim olduğumuz bir tayyare hedefiyle çıktığımız bu yolda, artık yerli radar, yerli EH ve Öz Savunma sistemleri vb. sayısız alt sistemi de projeye katabileceğimiz olgunluğa ulaştık. Yukarıdan bakıldığında bunlar çok güzel gelişmeler. Fakat alçalıp yakınlaştığımızda her biri ayrı bürokratik yükler ve korunması gereken milli sırlar/yetenekler barındırıyor. Bu durumda da ABD ile müzakere sürecine dikkat etmek gerekiyor. Özellikle karşınızda art niyetli ve işleri olabildiğince uzatmak isteyecek bir yaklaşım olursa.

Son olarak ise NATO ittifakına ve ittifak içinde çok sağlıklı olmasa bile uzun bir geleceğimiz olduğuna inanıyordum. Bu yüzden ihtiyaç duyulduğu bir anda, ittifak üyelerimizin de yardıma koşacağına ve belirli alanlarda zafiyete düşmemizi engelleyeceklerine, milli güvenliğimizi gereğinden fazla riske sokmamız gerekmeyeceğine gönülden inanmıştım. Fakat ülkemiz kamuoyunun NATO’ya bakışı ve ittifak üyelerinin de ülkemize ve yönetimimize bakışı köklü bir şekilde değişti. Örtülü ambargolar, direkt milli güvenliğimizi tehdit eden açık ve net uygulamalar, gerekse kendi yönetimimizin maceracı tavırları, milli güvenlikle ilgili algımı baştan inşa etmemi gerektirecek bir seviyeye ulaştı. Elbette bu kapsamda hava kuvvetlerimizin geleceğini de yeniden değerlendirmeye almak gerekiyordu. Dolayısıyla da zihnim alternatif çözümler arama ufkunda dolaşmaya başladı.

Bir sonraki bölümde yeni tip bir savaş uçağı istihdam etme yönünde ilerleyen düşüncelerime dair daha somut örnekler sunacağım efendim. Görüşmek ümidiyle…

Yeni Tip Savaş Uçağı Program Önerilerine Veda

Bildiğiniz üzere bloğumda bir süredir hava kuvvetlerimiz için alternatif savaş uçakları konusunu işliyordum. Bu hususta epey makale konu...