Hava Kuvvetleri etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Hava Kuvvetleri etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

7 Mayıs 2020 Perşembe

Farklı Bir Eurofighter Typhoon Yaklaşımı



Söz konusu uçak aslında kişisel olarak en karşı çıktığım alternatif tedarik önerilerinden biriydi zamanında. Zira pahalıydı, diğerlerine göre daha karmaşıktı, bakım ve idamesi daha zordu, başta harbe hazırlık oranı olmak üzere en çok şikâyet alan tayyarelerden biriydi. Fakat zaman her şeyi köklü biçimde değiştirecek güce sahip. Bu husustaki görüşlerimin de değiştiğini söylemem gerekir. Fakat bu değişimin hiç umduğunuz gibi olmadığını makalemi okuduğunuzda anlayacaksınız.

Öncelikle Eurofighter Typhoon’un geçmişine felsefik açıdan kısaca bir göz atalım isterim. Gerçek anlamda bir birlik olma yolunda ilerleyen Avrupa, müşterek savunma programlarıyla da bu durumunu sağlamlaştırmak ihtiyacı duymaktaydı. ABD’nin F-15, F-16 ve F-18 tayyareleriyle tanımladığı 4. Nesil ihtiyaçlara yönelik, ortak bir Avrupa Savaş Uçağı programının çıkması gayet doğal karşılandı. Zira eski ortak program ürünlerinin (Tornado, Jaguar, vs.) geleceğin ihtiyaçlarına cevap verme noktasında ciddi sıkıntıları vardı.

Bu kapsamda ülkeler bir araya gelerek kendi istek ve ihtiyaçlarını tartışmaya başladılar. Henüz Varşova Paktı’nın dağılmadığı, Rusların Su-27, MiG-29, MiG-31 gibi zamanına göre beklenmedik derecede kabiliyetli uçaklarla ortaya çıktığı ve Avrupa’nın ana kaygısının hala göklerini düşmandan korumak olduğu bir dönemden bahsediyoruz. Ayrıca bu dönemin belirleyici bir unsuru daha vardı. Bilgi ve İletişim teknolojileri, dolayısıyla da mühimmatlar yeterince gelişip olgunlaşmadığı için, bir uçağın kinematik özellikleri hala (hatta önceki nesillerden daha fazla) büyük bir öncelik arz ediyordu. Dolayısıyla bu kinematik özellikler uçağın tasarım felsefesini de direkt etkiliyordu.

Bu ortamda İngiltere, gerek 2. Dünya savaşındaki Britanya hava muharebelerinin etkisi, gerekse Tornado ADV uçaklarının kabiliyetlerinden memnuniyetsizliği nedeniyle, tasarım felsefesinin hava üstünlüğü ve önleme görevlerine doğru bir ağırlık kazanmasını savunuyordu. Bu düşüncesiyle Rus uçaklarıyla dişe diş mücadele edebilecek, felsefede F-15’in daha ufak, çevik ve Avrupalı bir dengini yaratmak, ayrıca hızla gelişmekte olan teknolojileri ve yenilikçi yaklaşımları da kullanarak bu tayyareyle gerçek bir 4. Nesil savaş uçağının anlamını tüm dünyaya göstermek istiyordu. Hala Afrika başta etki alanında hava-yer görevleri icra etmek isteyen, ayrıca çok rollü bir tayyarenin uluslararası pazarda daha çok tutulacağını düşünen Fransa ise, faklı bir tasarım felsefesi hususunda ısrarcı olmaktaydı. Aslında yerli ve milli imkânlarla havacılık teknolojisini çağa uygun biçimde geliştirirken, hem karadan hem denizden ihtiyaçlarını gidermek, bir nevi F-16/18 denginin Avrupa yorumunu yapmak amacıyla konsorsiyumdan ayrıldı ve tek başına yoluna devam etti. Zira diğer ülkelerin tercihleri de İngilizlere yakındı ve ellerinde yer saldırı görevlerinde kullanılabilecek çok sayıda uçak da mevcuttu.

Bu sebepledir ki havayı son derece güzel kavrayabilen, yüksek irtifalarda avantajlı ve keskin manevralarda tutunmakta zorluk çekmeyen, canardlarla desteklenmiş kanat yapısıyla Eurofighter ortaya çıktı. Ayrıca yükseğe çıktıkça düşen hava ve oksijen yoğunluğunu dengelemek üzere genişleyebilir hava alıkları vardı. Yakın hava muharebelerinde uçağın enerjisi oldukça önemli bir faktör olduğundan dolayı, güç/ağırlık oranını benzerlerinden daha büyük başarımla dengeleyebilecek, keskin manevralar sırasında kaybedilecek enerjiyi hızlıca yerine koyabilecek, son teknoloji ve yaklaşımlarla dizayn edilen bir motorla bu tayyareyi destekleyeceklerdi. Bu kapsamda neredeyse kendisini hava üstünlüğüne adamış, tek görevli ama oldukça etkin bir savaş uçağı ortaya çıktı. (Tranche 1) Fakat zamanın, direkt bu uçağın ardında yatan tasarım felsefesini hedefleyecek sürprizleri olacaktı.


Günümüzdeki modern Tranche 3 versiyonlarıyla çok görevlilik alanında epeyce yol kat etse bile, hava üstünlüğü görev profiline adanmış kinematikleri dolayısıyla, hala zorluklar çeken bir uçaktan bahsettiğimizi hatırlatmak isterim. Zaten bu sebeple soğuk savaşın sona ermesinden sonra kendisine dış müşteri bulma noktasında oldukça zor zamanlar yaşadı Typhoon. Çünkü artık tüm dünya çok görevli ve esnek uçaklar arıyordu. Açıkçası Amerikan dizaynları da bu hususta Typhoon’dan çok daha esnek ve zamana adapte olabilirliğini kanıtlamıştı.

Bu kapsamda ihtiyaç ve yeteneklerin değil, neredeyse tamamen politik ilişkilerin öncelikli olduğu bazı pazarlarda uçağın kendisine yer bulabildiğini görüyoruz. Türkiye’nin özellikle İtalya başta olmak üzere konsorsiyum ülkelerinden gelen birçok cazip teklifi geçmişte geri çevirmesi, Hindistan ihalelerinde uçağın birkaç sefer elenmesi buna örnek gösterilebilir. Dikkat ettiyseniz son siparişleriyle uçağın üretim hattını bir süreliğine kurtaran Almanya bile, hava-yer ve EH görevlerine yönelik olarak, ABD’den direkt F-18E/F/G uçakları almaya karar verdi. Fakat bu tayyarenin gelişim sürecinden yirmi yıl çalan zamanın, özellikle farklı ülkeler için farklı aktığı gerçeğini de göz önüne alırsak, Eurofighter Typhoon uçağına bu sefer olumlu bir sürprizi olabilir mi?

Bu konuda görüşlerimi beyan etmeden önce bir başka hususu vurgulamak istiyorum. Tayyarenin kinematik özelliklerinden bahsettik ama içinden de bahsetmemiz gerekir. Zira karşımızda ciddi isterlerle, büyük hedeflerle ortaya konabilmiş, çok uluslu bir uçak var. Elektronik ve Avyonik alanında bu hususlar, ciddi çabaları, ciddi bir uluslar ve firmalar arasındaki dağınıklılıkla birlikte ele almayı gerektiriyor. Özellikle maliyetlerin ve iş/zihin gücünün en pahalı olduğu Avrupa ülkeleri için bu durum, fiyatı arttırıcı bir faktör olmanın yanı sıra, tepki süresini yavaşlatmak, güncellemeleri geciktirmek, işleri idealinden daha karmaşık hale getirmek gibi yan etkileri de doğuruyor. Tek bir ülkenin kararları ve isterleri doğrultusunda şekillenen uçaklarda, bu dezavantajın minimize olduğunu görüyoruz. Kısacası bu tayyarenin içini ayrı dışını ayrı değerlendirmek gerekiyor. İş buraya geldiğinde ise insanın aklına şu soru geliyor: Acaba ülke olarak bizim kabiliyetlerimiz nedir?


Yakın geçmişten günümüze Türk havacılık tarihine şöyle bir göz atalım isterim:
  • İsrail’le birlikte gerçekleştirdiğimiz F-4E 2020 Terminator kapsamlı modernizasyon programıyla, bir tayyarenin içini donatabilecek kabiliyetleri kazanmaya yönelik anlamlı bir adım attık.
  • Söz konusu kabiliyetleri T-38 Arı yerli eğitim uçağı (F-5 temelli) modernizasyon projesiyle, özelleştirebileceğimize ikna olduk.
  • Elimizdeki F-16’ları yerli yazılımlarla uçurabilir miyiz sorusu kafamıza takıldı. Bu anlamda Özgür (1. Faz diyelim buna) projesini başlattık. Başardık da hani.
  • Ardından T-129 Atak programı geldi. Bu program vasıtasıyla dört başı mamur bir avyonik ve elektronik işinin altından kalkabileceğimizi kendimize ve dünyaya ispat ettik.
  • Ardından aheste aheste devam etmekte olan C-130 Erciyes yerli modernizasyon programı gerçekleştirilme şansı yakaladı.
  • Bu süre zarfında tourboprop motorlu gelişmiş eğitim uçaklarını tamamen kendi ülkemizde tasarlayıp üretebileceğimizi fark ettik. Bu farkındalık bizi Hürkuş projesini gerçekleştirmeye itti.
  • Bu sırada üst komşumuz Ukrayna’nın Antonov firması, Suudi Arabistan’ın da finansal desteğiyle, An-132’nin komple batılı avyonik ve motorlarla güncellenen D versiyonunu çıkarma projesine başladı. Avyonik işini A’dan Z’ye biz aldık. İşin hoş tarafı Antonov ile de kimyamız çok uyuştu. (Proje 2019 başlarında Suudi kaynaklı sebeplerle iptal edilmiştir.)
  • Bu arada zamanın gelişen ve değişen ihtiyaçları, isminde bir değişim olmasa bile Özgür projesini köklü biçimde etkilemişti. (AESA radar dahil dört başı mamur bir proje olduğu için buna 2. Faz diyelim.) Ankara semalarında işittiğimiz sonik patlama sonrasında bu husustan da haberdar olduk.
  • Derken çok iyi anlaşmaya başladığımız Ukrayna ile An-178 nakliye uçağının komple avyonik süitine yönelik bir anlaşma imzaladık. (Belki dört motorlu An-188’de kapıda bekliyordur, kim bilir?)
  • Ardından Atak ışığında şekillenen, içi dışı tamamen özgün tasarım T625 Gökbey helikopterini uçurmayı başardık.
  • Gözümüzü gayet mantıklı projeler olan Hürjet ve MMU/TF/X ufkuna diktik…

Her uçağın kendisine özgü nazları niyazları olması gayet doğaldır. Bunlar genellikle ilk servise girdiği yıllarda yoğunlaşır ve zamanla problem olmaktan çıkarlar. Çünkü yer ekibi de, uçucular da, üreticiler de artık tayyarenin nazına niyazına nasıl cevap vereceklerini öğrenmiş hatta sistematiğe bağlamış olurlar. Dolayısıyla nazı niyazı belli bir airframei envantere almanın da kendisine göre bazı avantajları vardır.

Gövde ve motor olarak Eurofighter’ı bu kapsama giren bir uçak olarak değerlendirebilir miyiz? Bu soruya evet cevabı verdiğimizi var sayalım. Ayrıca uçağın hava üstünlüğüne ve önleme görevlerine gayet yatkın dizaynının, ülkemizin güncel ihtiyaçları için kabul edilebilir hatta bazı açılardan avantajlı olacağını var sayalım. Geriye kalan uçağın içi ve yazılımı oluyor değil mi? İşte burada önerimin farklılığı devreye girmeye başlıyor. Şöyle bir model hayal etmenizi rica edebilir miyim?


  • Tüm fikri mülkiyet haklarıyla birlikte Eurofighter Typhoon uçağını kâğıt üzerinde satın almış olsak.
  • İkinci el 4-5 Tranche 1 tayyaresini de transfer etsek.
  • Bu tayyareleri test bad olarak kullanarak, uçağın içini komple yerli elektroniklerimizle donatmaya başlasak.
  • Yerli dengi olmayan ya da yetersiz kalan tüm alt sistemler için, transfer ettiğimiz bilgi, teknoloji ve kodları, çözmeye, özgünleştirmeye, yerlileştirmeye daha da geliştirmeye mesai harcasak.
  • Bunu minimum kablaj bağlantı standardı değişikliğiyle yapmaya çalışsak.
  • Bu süre zarfında da gövde ve motor özelinde bizde olmayan hangi teknolojileri kazanabiliriz kısmının sıkı pazarlığına otursak.
  • Ardından Avrupa ülkelerinin kurtulmak istediği Tranche 1 modellerinin transferinin ardından, Türk tipi ve Özgür bir modernizasyonu ya da Türk tipi bir Tranche 3T (4T belki) yeni tayyare üretimi, ya da her ikisi karma biçimde gerçekleştirmek üzere bir savunma programı ortaya koysak.


Sizce mantıklı olur muydu?..

Açıkçası böylesine bir iş için, milli çıkar ve imkânlarımızla tamamen uyumlu bir zaman tablosu ortaya koymamız mümkün olacaktır düşüncesindeyim. Bu işten kazanımlar da sağlayabileceğimiz ortadadır. Elbette daha önce bahsettiğim ve daha sonra da bahsedeceğim alternatifler de mümkün. Ama Eurofighter özelinde düşünecek olursak, bu tayyareyi olduğu gibi almakla bir şeyler kazanma ihtimalimizi düşürürken, adaptasyon süremizi de hayli uzatırız kanaatindeyim. Ayrıca daha önceki yazılarımda bahsettiğim üzere, alternatif bir insanlı savaş uçağı projesinin varlığını da gerekli görmekteyim. 

Açıkçası bu tip farklı bir Eurofighter Typhoon yaklaşımının, Avrupa ülkeleri tarafından da kabul edilebileceğine inanıyorum. Belki bir yıl kadar önce konuşsaydık pek mümkün olmayabilirdi. Fakat hem Covid-19 sonrası değişmeye başlayan dünya hem de Avrupa’nın yakın gelecekte yaşayacağı dalgalanmalar, söz konusu ülkeleri ister kendi standartlarında, isterse özgün standartlarda, yanı başında güvenilir ve kaliteli bir alternatif imalat hattı bulundurma noktasında, ikna edebilecektir. Özellikle Almanya, Hollanda, Baltık Ülkeleri ve hatta aramızın görece iyi olduğu İtalya ve belki İspanya da bu husustaki girişimimize destek verebilecektir

Arayı açtığım için kusuruma bakmayınız. Bir sonraki yazımızda görüşmek üzere, sağlıklı, afiyetli ve huzurlu günler dilerim.

Aybars Meriç

2 Şubat 2020 Pazar

Yeni Savaş Uçağı Program Önerisi 1 - JAS-39 E/F Gripen


BÖLÜM 3 – HAVA KUVVETLERİMİZ İÇİN JAS-39 GRİPEN E/F ALIMI MANTIKLI OLUR MU?


Köklü ve etkili bir havacılık sanayine sahip olan İsveç üretimi, 4. Nesil bir tayyaredir. İngiliz ve Amerikan yapımı olan alt sistemler de kullanan bir üründür aslında. Kabiliyetler açısından bakıldığında F-16’dan biraz daha hafif ama ona denk, NATO standardı bir uçakla karşılaştığımızı görürüz. Bu uçağı diğer çağdaşlarından ayıran bir husus da, oldukça hesaplı ve mantıklı işletme maliyetidir. E/F modelleri uçağın gelişiminin geldiği en son noktayı temsil etmektedirler. Tayyare mühimmat potföyü ve esnekliği olarak göze çarpar bir genişlik sunmaktadır.

Aslında bu uçağı diğerlerinden ayıran görünüşü değil, içinde yatan esnek ve oldukça verimli altyapıdır. Henüz tasarım aşamasındayken bile, doğru bir ileri görüşle, oldukça yetenekli ve ölçeklendirilebilir bir bilişim altyapısı ile dizayn edilmiştir. Konsept aşamasından gerçek hayata kadar, tek elden ve doğru şekilde yönetilmiş bir projedir Gripen. Bu nedenle kullanıcının istediği her türlü yenilik, değişiklik ve özelleştirmelere, diğer platformlardan çok daha hızlı ve etkin yanıt verebilmektedir. Diğer modern Avrupa üretimi tayyareler gibi nazı niyazı fazla değildir. Örnek teşkil edecek kadar doğru ve imrenilesi proje yönetimi nedeniyle, TF-X projesinin ilk aşamasında Saab ana danışman firma olarak seçilmişti hatırlarsanız. Fakat daha sonra yollarımız bir şekle ayrıldı ve Türkiye İngiltere ile ortalık kurarak farklı bir yaklaşım benimsedi. Bu yol ayrılığının ardında fikri mülkiyet hakları ve üçüncü ülkelere yapılacak satışlar hususundaki fikir ayrılıkları yattığı söylentisi dolaşmıştı.

Ülkemiz kodlarıyla birlikte bir uçağın tam altyapı hâkimiyeti yolundaki ilk adımını, İsrail ile birlikte geliştirdiğimiz F-4E 2020 Terminator projesiyle birlikte attı. Kazanılan altyapı ve kabiliyetler üzerinden F-16 Özgür projesinin ilk adımları atılmaya başlanmıştı. Derken Block 40 F-16’lar için ABD kaynak kodlarını bizimle paylaşmayı kabul etti. Fakat ülkemizin F-16 filosu, kapsamlı CCIP modernizasyonuyla altyapı olarak daha gelişmiş ve kaynak kodları bize kapalı olan Block 50 konfigürasyonuna doğru standartlaştırıldı. Bu nedenle hâkim olduğumuz Block 40 platformu yalnızca 401. Test ve değerlendirme filomuzda kullanılır hale geldi. Aslında CCIP modernizasyonunda çıkan parçalar kullanılarak Block 30 tayyarelerimizin de kısmi modernizasyona tabi tutulduğunu da söyleyebiliriz. Bu kazanımlar ve altyapının üzerine Hürkuş, Hürjet ve günümüzde gerçek anlamda ele alınmaya başlanan Özgür projelerinin şekillendiğini söyleyebiliriz.

Gripen bu alanda tamamen farklı, alternatif ve özgün bir ikinci kazanım oluşturma potansiyeline sahiptir. Bunu aynı işi yapmak için biri Roketsan biri de Tübitak Sage’de geliştirilen ve üretilen, ortak parça kullanmayan iki füzeye sahip olmak gibi düşünebilirsiniz. Fakat doğası itibariyle tasarımcının yaklaşımı, kullandığı yöntemler, iki füzeye de kendisine göre bazı üstünlükler ve zaaflar verecektir. Açıkçası amaca uygun özelleştirilebilirlik ve açık mimari açısından baktığımızda, ben Gripen altyapısından çok daha fazla etkileniyorum. Zaten söz konusu alt yapı, ABD Hava Kuvvetleri için Boeing firmasıyla birlikte sıfırdan geliştirilen, T-7A Red Hawk eğitim tayyaresini destekleyerek, rüştünü ispat etmiştir. Bu nedenle önerimin içeriğini detaylandıracak olursam:

Tam teknoloji transferi ile IP haklarıyla birlikte 180 kesin 120 opsiyon olmak üzere toplam 300 adedi bulabilecek Gripen E/F modeli uçak temini, alternatiflerimizden biridir. Yaklaşık 10-15 yıl sürecek bir program sonrasında, 180 Gripen ve 150-180 kadar modernize edilmiş F-16’dan oluşan karma bir filoya sahip olabiliriz. MMU/TF-X projesinin ürünleri devreye girmeye başladığında, bu uçakları uzun yıllar birlikte ve ağ tabanlı harekât konsepti çerçevesinde kullanabiliriz.

Bu öneriyi oluştururken şu hususu da dikkate aldığımı belirtmeliyim. Elbette gelecekte neler yaşanacağını Tanrı dışındaki güçlerin tam olarak bilmesi mümkün değildir. Bununla birlikte önümüzdeki 5-6 yıllık süre zarfı içerisinde ülkemizin bir savaşa girme ihtimali ciddi biçimde yükselmektedir. Dünya da giderek daha karmaşık ve kaotik bir yapı az etmektedir. Meşhur bir deyiş vardır: Savaşın mayası kandır. Elbette ülkemiz bir savaşa girerse en ağır ve acı kaybı hava kuvvetlerimiz yaşamak zorunda kalacaktır. Bir kayıp sonrasında gücümüzü telafi etmek isteyerek uçak temin projesi oluşturmamız çok daha zor olabilir. Çok daha fazla zaman alır ve uzun vadeye yayılabilir. Fakat günümüzde başlatacağımız bir projeye devam etmek, hem bizlere zamandan kazandırır, hem de rakiplerimize karşı caydırıcılığımızı güçlendirerek savaştan kaçınmamızı sağlayabilir.

Bu amaçla ilk önerimin Gripen olmasının bir sebebi daha var. Bu uçak ve kullanacağı yerli ve Avrupa yapısı mühimmatlar ile (Gökdoğan, Bozdoğan, Meteor, ASRAAM, vb.vb.) ister ABD ister Rus yapımı düşman uçaklarının tamamına angaje olabiliriz. İsrail gibi gelişmiş teknolojiye sahip potansiyel rakipler karşısında da daha güçlü durabiliriz. Yani NATO standartlarına sahip olsa bile en bağımsız ve etkili harp tayyaresi altyapısını Gripen’le kurabiliriz.

Ayrıca İsveç ve İngiliz havacılık endüstrisinin, Gripen’de de açıkça görülen köklü bağları vardır. Bu bağların Tempest ile ileriye taşınması da söz konusudur. Dolayısıyla bu alternatif, İngiltere ile gerçekleştireceğimiz MMU projemize zarar verme potansiyelini barındırmamakla birlikte, olası avantajlar açısından da diğer seçeneklerin önüne çıkmaktadır. Ayrıca Tempest gibi 6. Nesil uçak teknolojilerine bir ortaklık kapısı da aralamaktadır.

Ayrıca bu bağlamdaki potansiyel bir hususa da dikkatinizi çekmek isterim. Malum Kanada hava kuvvetlerini yenilemek aşamasınadır ve ihalenin katılımcılarından birisi de Gripen’dir. İsveç IP hak transferiyle birlikte 88 adet tayyareyi Kanada’da üretmeyi teklif etmiştir. Şu anda Avrupa kıtasında özellikle yakınlarımızdaki savunma projelerinde, politik açıdan şansımız oldukça düşüktür. Fakat İngiliz Uluslar Topluluğu’nun önemli bir üyesi olan Kanada’yı bu kapsamın dışında tutabilme ihtimalimiz vardır. Bu ülkenin havacılık alanında ABD ile arasının açılmakta olduğunu görüyoruz. Özellikle Bombardier serisi yolcu uçaklarında yaşanan derin anlaşmazlığın geçtiğimiz yıl Airbus ile ortaklığa sebep olduğu hala hafızalarımızda tazedir. Ayrıca elindeki F/A-18 filosunun ömrünü uzatmayı düşünen ülkenin acil ihtiyaçları, ABD yerine Avustralya’dan aynı tipte ikinci el uçak teminiyle bir nebze olsun gidermeye çalıştığını görüyoruz. Bu kapsamda Kanada ile ortak bir program dâhilinde Gripen işine girişmek, hem maliyetleri anlamlı biçimde düşürecek, hem de ABD’ye politik bir gol atmak isteyen iki ülke için de anlamlı bir hareket olabilir. Ayrıca MMU projesi için de alternatif bir işbirliğinin kapısını açacaktır bu yaklaşım. Üzerinde düşünmeye değer kanaatindeyim.

Günümüzde savaş uçaklarının nesilleri kavramı, değişim göstermektedir. Çünkü artık bu yırtıcı kuşlar çok karmaşık teknolojilerin ve alt sistemlerin bir karışımı olarak görünmektedirler. Bu alt sistemler de çeşitli modernizasyon projeleri vasıtasıyla, envanterdeki eski nesil uçaklara da kazandırılabilmektedir. Örneğin tayyareler arasında veri iletişimini sağlayacak datalink altyapısı, ister 5. ister 6. Nesil olsun, herhangi bir tayyareden alınarak Gripen’de kullanılabilir. Çok gelişmiş ve yeni bir füze, bu uçağa da entegre edilebilir. HUD’dan kaska monteli nişangaha, oradan da AR/VR kokpit çözümlerine doğru gitmekte olan avyonik arayüzü üzerindeki gelişim çizgisi, Gripen üzerinde de kullanım alanı bulabilir. Bu nedenledir ki görünmeyen altyapı ve kodlar, alışık olduğunuz ekol ve sistem mimarisi, daha doğru ve mantıklı bir gelişim çizgisi sunma potansiyeline sahip olacaktır.

Fark ettiniz mi bilmiyorum ama bu program önerisinin zamanlama tablosu, pilotaj ve teknik ekiplerimizdeki insan kaynağı açığının tamamlanması süreciyle pek bir örtüşüyor. Yani programı yeni nesil personellerin yetiştirilmesiyle üst üste bindirmek mümkün. Sonuç olarak uçaklar tarlada yetişmiyor ve temini bile uzun yıllar alıyor. Aynı pilotların eğitim ve olgunlaşma süreçleri gibi…

Şu hususta sorular sorduğunuzu duyar gibiyim. Bu kadar örtülü ambargolar altındayken, müttefik ülkelerle aramızdaki çatlaklar derinleşirken, yerli savunma sanayi gelişimimizi tamamlamamız istenmezken, hele Gripen motor başta birçok Amerikan yapımı parça da kullanırken, böyle bir öneri ne kadar gerçekçi olabilir? Öncelikle şunu söylemeliyim ki, F-35 yerine Gripen gibi 4+ nesil ve NATO standardı bir tayyarenin seçimi, müttefiklerimizde bir memnuiyet uyandıracaktır. (Bakınız MMU’dan vazgeçmiyoruz ve hız da kesmiyoruz.) Ayrıca bu yekünde bir yabancı ortaklı havacılık programının başlatılması, batılı silah endüstrisi için de ciddi bir gelir kaynağı teşkil edecektir. Ayrıca bu programa ayrılacak maddi kaynakların, diğer havacılık programlarımıza negatif etki olarak yansıyabileceği umudu, gizli haset içinde bulunan müttefiklerimizin konuya pozitif yaklaşımlarda bulunmasını sağlayacaktır. Kısacası sunum/tanıtım kısmı da doğru ele alınırsa, bu program için negatif yorum ve seslerin fazla yükselmeyeceği kanaatindeyim.

Ayrıca yanı başlarında kurulacak, kuvvetli ve hacimli bir alternatif Avrupa tayyaresi üretim hattı, birçok Avrupa ülkesinin de işine gelecektir. ABD F-15, F16, F-18 gibi 4. Nesil tayyarelerin üretim hattını canlı tutabilmek adına oldukça ciddi çaba sarf ediyor biliyorsunuz. Avrupa’da ise her ne kadar Airbus sivil havacılık alanında istihdamı sürdürme kapasitesi sunsa da, Eurofighter programı üretim hattı son demlerine yaklaşıyor. Tempest, FCAS, vb. gelecek uçaklar için üretim hattı kurulumu ise daha uzun zaman gerektirecek. Bu programlar arasındaki boşlukta bizim kuracağımız dinamik üretim alt yapısı, olası bir politik değişim sürecinde Avrupa ülkelerinin artabilecek savaş uçağı ihtiyacına en hızlı ve hesaplı yanıtı oluşturabilir. Hele işin içine bir şekilde Kanada da çekilebilir ise. Bu hususa dikkatlerinizi çekmek isterim.

Ayrıca bu tip bir programla ulaşmayı umduğum milli bir fayda daha var. Malum elimizdeki havada yakıt ikmal filosu son demlerini yaşıyor. ABD hava kuvvetlerinin boom sistemini kullanan bu filonun istihdamı, elbette neredeyse safkan F-16’dan oluşmuş bir kuvvet için tek mantıklı alternatif idi. Fakat bu standardın diğer ülkelerin kulandığı probe-droque sistemine göre ciddi dezavantajları da var. Gripen E/F tayyaresi içeri çekilebilir bir probe-droque yakıt ikmal çubuğuna sahip. Bu sayede zaten yenilemek zorunda olduğumuz havada yakıt ikmal uçağı filomuzu da, farklı bir standart üzerine taşımamız mümkün olacaktır. Ayrıca A-400M, C-130 gibi bu sistemle yakıt ikmal uçağına dönüştürülebilir nakliye uçağı filomuzu da, denklem içine katma şansı yakalayabiliriz. Boom teknolojisiyle devam edersek bu asla mümkün olamayacaktır.

Malum biz milli MMU programımız için de ilave yabancı ortak arayışı içerisindeyiz. Birçok ülkeyle dirsek temasımız sürüyor. Bu gibi projeleri daha fazla uluslar arası katılıma açmak ve riski paylaşmak, tüm havacılık programları için gerekli ve yerinde bir moda. Ayrıca üretim hattının uzun ömürlü ve karlı olması, maliyetlerin düşürülmesi açısından da faydalı. Peki, bu tip bir olası Gripen programının diğer ülkelerin ihtiyaçlarını giderecek şekilde kullanılması da mümkün olabilir mi? Bu husustaki düşüncelerimi aktarmak isterim.

Sovyetler birliği dağıldıktan sonra, Rusya birçok silah sistemini uluslar arası pazara açtı. Agresif bir pazarlama politikası güttüler. Bu süreçte batı standardı üzerine inşa edilmiş olsa da, Rus uçakları almaya ilk ikna ettikleri ülkelerden birisi de Malezya idi. Bunun birden fazla sebebi var. Fakat ben size öne çıkan birini aktarayım: Singapur. Malezya’nın güney komşusu olan bu ufacık ülke, boyutunun kat ve kat ötesinde ve son derece modern bir hava kuvvetleri istihdam ediyor. F-16, F-15 gibi tamamen batı standardı üzerine kurulmuş bir kuvvet yapısına sahip. Bu uçaklara kafanıza soru işareti doğurmadan karşı koyabilmenin en etkili yolu ise, zaten bu uçakları düşürmek için dizayn edilmiş Rus sistemlerini almaktan geçiyor. Fakat MiG-29 ile başlayan ve Su-30 serisiyle devam eden bu Rus tayyaresi macerası, Malezya’yı tatmin edemedi. Hem uçaklarla yer ekiplerinin ve lojistikçilerinin kimyası uyuşmadı, hem de oldukça düşük bir harbe hazırlık oranında takılı kalmak durumuyla karşılaştılar. Bu ülkenin de hem modern hem de Amerikan yapımı sistemlerle kılçıksız mücadele edebilecek, Batı yapımı uçaklara ihtiyacı var. Fark ettiyseniz bu ihtiyaç bizimle oldukça örtüşüyor. Ayrıca olası bir Gripen programı dahli, ülkenin Çin ve Endonezya gibi diğer potansiyel rakiplere karşı da elini oldukça güçlendirebilir. Politik açıdan Malezya ile oldukça samimi ilişkiler içerisinde bulunduğumuzu da hatırlatmak isterim.

Bir diğer alternatif ise Vietnam’dır. Çin’e karşı yetersiz kalan Rus teknolojisinden, batı yapımı uçaklara geçiş yapmak istemektedir bu ülke. Eski düşmanı ABD ile de bu kapsamda olası savaş uçağı alım ihtimalleri üzerine görüşmektedir. Hindistan ve İsrail ile dirsek temasları da mevcuttur. Dünya üzerindeki savaş uçağı programlarına genel bir bakış atarsak, Gripen E/F alternatifinin bu ülkenin ihtiyaçları için en ideal platformu sunduğunu görürüz. Ayrıca bizim bu uçakla birlikte sunabileceğimiz özgün ve milli hava-hava silahları alternatiflerimiz, SOM ve Atmaca füzeleri gibi görüş ötesi hava-yer silahları alternatiflerimiz var. Bu NATO standardı modern kabiliyetler, Çin gibi modern bir hava kuvvetlerinin karşına dikilmek zorunda kalan Vietnam için çok önemli. Ayrıca sürpriz unsurlar barındıracağı için diğer alternatif silah sistemlerinin de ötesine geçen bir avantaja sahip. Vietnam’ın da bizim gibi yeri ve milli bir savunma sanayi altyapısı oluşturma hedefi var. Yani kendisine ait, ama bizim taleplerimize göre çok daha mütevazı bir üretim hattı isteyecekleri aşikâr. Bu durum da bizim avantajımıza şekillendirilebilme potansiyeliyle göze çarpıyor.

Açık konuşmak gerekirse Latin Amerika, Afrika ve diğer Orta Asya Türk Cumhuriyetlerinde de çok ciddi potansiyel pazarları var bu 4+ nesil savaş tayyaresinin. Fakat doğru yaklaşımla ele almak ve kendi ihtiyaçlarımız için de olsa yürüyen bir programa sahip olmak gerekiyor. Açıkçası Rus tehdidi altındaki, son derece iyi ilişkilere sahip olduğumuz Ukrayna için de, oldukça farklı bir işbirliği modeli geliştirmemiz mümkün bu platform üzerinden. Ayrıca Gripen oldukça uzun zamandır bizimle işbirliği yapmak isteyen, fakat her ne hikmetse son derece soğuk davrandığımız, Brezilya’nın da seçtiği uçak. Bu bahane ile havacılık alanında iki ülke arasındaki kalp kırıklıklarını gidermek ve işbirliği ihtimallerini arttırmak mümkün olacaktır kanaatindeyim.

Son olarak şu hususu da dikkatinize sunmak isterim. Bildiğiniz gibi Hindistan uçak gemisi de istihdam etme gereği duyan, kapsamlı bir deniz-havacılık yapısına kavuşmayı istiyor. Bu alanda seçtikleri savaş tayyaresi Rus üretimi MiG-29K modeliydi. Fakat bu tayyarenin performansından memnun olmadıklarını defaatle ve yüksek sesle dile getirdiler. Özellikle harbe hazırlık oranlarındaki düşüklük dikkati çekmişti. Ülke daha yüksek sayıda aynı jetin istihdamı ile yani memnun olmadıkları tayyareden daha fazla sipariş vererek, olabilecek en verimsiz çözümü uyguladı. Fakat bu süreçte hava kuvvetleri ihtiyaçları için yarışan İsveç, alternatif bir öneri getirmişti. Gripen’i uçak gemisinden kalkabilecek biçimde revize etmek ve bir Naval Gripen versiyonu ortaya koymak. Aslında bu gelişmeyi dikkatle not etmek gerekiyordu. Şimdi ise ülkemiz gelecekte savaş uçakları da barındıracak, geniş kapsamlı bir deniz havacılığı inşa etmenin ihtiyacı ve sancıları içerisinde.

Açıkçası Gripen bu noktada en mantıklı ve verimli altyapıyı sunabilecek tayyare. Ayrıca sadece tek kişilik değil, çift kişilik versiyonuyla da göze çarpıyor. Bunu vurgulama nedenim şu: Ana karanıza uzak bölgelerde deniz havacılığı yapacak iseniz, özel görev uçakları kavramına da daha büyük bir önemle yaklaşmanız gerekiyor. F/A-18G Growler tayyaresinde olduğu gibi elektronik harp kabiliyetli bir versiyonunuz muhakkak olmalı. SEAD/DEAD görevlerine çıkabilmelisiniz. Gelecekte hizmete girecek insansı savaş uçağı sınıfını (UCAV) yönetebilmeli ve yönlendirebilmelisiniz. Bu gibi daha karmaşık görevlerin icrası için, arka koltukta oturacak özel eğitimli bir operatör taşıyabilmek büyük önem kazanıyor. Gripen’in bu hususta bir adım önde başladığını söylemek yanlış olmayacaktır.

Açıkçası 180 adet olan kesin sipariş önerimin ardında yatan fikri de sizlerle paylaşmak isterim. Bildiğiniz üzere hava kuvvetlerimiz şu an için F-16 filolarını 20’şer uçaktan oluşturmaktadır. 16 adet tek koltuklu C ve 4 adet çift koltuklu D modeli. Her hava üssünde ise 2 filo yani toplamda 40 uçak standart konuşlanma usulü olarak benimsenmiştir. Fakat son temin ettiğimiz partide CFT entegreli ve çift pilotlu F-16 D Block50+ tayyarelerinin ağırlıkta olduğunu görmekteyiz. Derin darbe görevlerinde, en verimli ve uzun pilotaj konsantrasyonunu sağlayacak bu yapılanma mantıklı görünmekte. Aynı İsrail’in F-16I Soufa’ları gibi. Bu nedenle 160 adetten oluşacak 8 filo ile, ülkemizin batı ve güney hava sahalarını verimli biçimde kapatabiliriz kanaatindeyim. 20 adet tamamı çift koltuklu Gripen’i ise özel bir filo yapılanmasıyla istihdam edebiliriz. Hem Growler misali bir taarruzi EH tayyaresi hem de bu görevlerde İnsansız Taarruzi Platformları da yönetebilen farklı bir yaklaşımın temeli olarak. Bu arka koltukta oturacak özel operatörün ve uygun kokpit dizaynının varlığıyla ancak anlam kazanabilecek bir düşüncedir.

Ülkemizin doğu ve kuzey yönleri oldukça dağlıktır ve neredeyse tamamen Rus uçakları kullanan komşular tarafından kapsanmaktadır. Bu bölgelerin hava savunmasını ve hava kuvvetlerine yoğunlaşan saldırı ağırlıklı taktiklerini de, modernize edilecek F-16 filolarımız ile sürdürmemizin daha isabetli olacağı kanaatindeyim. Batı cephemizde de dağlık araziler görünmektedir. Fakat bu coğrafyadaki doğal yapı fazla karmaşık değildir ve genellikle doğu-batı çizgisinde, birbirine paralel bir yükselti örüntüsü mevcuttur. Yani batı ve güney cephemizdeki hava sahalarını, hava savunma sistemleriyle kapatmak, diğer cephelerimizden daha kolaydır. Yerli hava savunma sistemlerimizin gelişim aşaması devam etmektedir ve birçoğunda da sona yaklaşılmıştır. Ağ merkezli harp kapsamında, hava savunma unsurlarıyla birlikte çalışabilmek üzere yetiştirilen, genç ve yeni bir havacılık kültürünün temellerini bu sayede çok daha sağlam atabileceğimizi düşünüyorum. Zaman içinde F-16 ve Gripen filoları arasındaki pilot rotasyonlarıyla da, kuvvetimizin tamamen geleceğin muharebelerinin eğitimsel, zihinsel ve moral hazırlığına bürünebileceğini.

SONUÇ OLARAK

Yukarıda detaylarıyla aktardığım sebeplerden ötürü, gözümde en çok öne çıkan alternatif savunma ve havacılık programı, Gripen E/F çözümüdür. Evet, bu hareket yolu kabiliyetler açısından mevcut F-16 uçağımızın yeteneklerinin çok ötesine geçmez. Lakin zaten bu açığı kapatmak amacıyla oluşturulmuş MMU/TF-X başta alternatif havacılık programlarına sahibiz. Dolayısıyla JAS-39 Gripen alımı gerek 5. Nesil ve ötesi uçak programlarımıza, gerekse UCAV alanındaki atılımlarımıza bir zarar vermez. Bu yüzden birçok alternatifler arsından en avantajlı seçimlerden biri olarak öne çıkmaktadır.

Önceki iki yazımda bu kanaate ulaşmamı sağlayan mantıksal sebepleri bir başka deyişle reasoning’imi aktarmıştım. Bu makalemde ise alternatiflerden Gripen’i birlikte inceledik. Diğer alternatifler üzerinde de birçok farklı makale neşretmeyi planlıyorum. Bir süre için yazılarımın ağırlığı bu hususta olacak. Avantaj ve dezavantajlarıyla çeşitli alternatifleri karşınıza sunacağım. Elbette tüm yazdıklarım kişisel görüş ve kanaatlerimdir. Hiçbir bağlayıcılığı yoktur, zaman ve şartlarla birlikte değişebilir. Bu nedenledir ki görüş, öneri ve eleştirilerinizi paylaşmakta lütfen tereddüt etmeyin. Sadece saygı ve nezaketinizi elde bırakmamanızı rica edeceğim. Tekrar görüşene dek sağlıcakla, afiyetle ve muhabbetle kalasınız.

Yeni Bir Savaş Uçağı Programı Hakkında Düşünceler - 2


BÖLÜM 2 – OYUN TEORİSİYLE ZENGİNLEŞTİRİLMİŞ HAVA HARBİ SENARYOLARI


Gelin öncelikle gerçek dünyayla pek alakası olmasa bile matematik bir hesap yapalım. Bir bilgisayar oyunu tasarlıyor misali algoritma kurmak istiyorum. Örneğin her uçağın birim gücü 10 olsun. 100 uçak 1000 birim güç eder. Bunlar birbiriyle denk biçimde kapışırlar ise kayıp oranı %40 olsun. Yani iki adet 100 uçaklık hava kuvveti çarpışırsa, ilk çarpışmadan sonra her ikisinden de 60’ar uçak elde kalsın. Eğer bir güç diğerinden %50 fazla olursa, kalabalık tarafın kaybı %20’ye düşsün, diğer tarafın kaybı da %60’a çıksın. Yani 150 uçak ile 100 uçak karşı karşıya geldiğinde, 150 uçaktan 120 adedi elde kalsın, 100 uçaktan ise 40 adedi. Eğer taraflardan biri diğerinin iki katı olursa da bu oranlar %10’a %80 olsun. Böyle bir durumda eğer bahsettiğimiz 150’ye 100 uçaklık kuvvet, tekrar havalanır ve çarpışır ise, zayıf tarafın elinde 5-6 tayyare ancak kalacaktır. Yani ilk çarpışmadan sonra zayıf tarafın yenilgiye sabitlenen kaderi mühürlenmiş olacaktır.

Elbette gerçek hayata daha fazla benzetmek için algoritmayı zenginleştirebiliriz. Mesela bir taraf diğerine baskın yapmayı başarır ise uçak güç çarpanlarını 2,5 katı alabiliriz. Yani 100 birim uçak 1000 değil 2500 birim güç üretir. Hava savunma sistemlerini, güç çarpanlarını (enteresan bir isimlendirme olduğunu fark ettiniz değil mi?), saldırgan ya da savunan taraf olmanın doğasını, harbe hazırlık yüzdesini vs. birçok şeyi de algoritmamıza eklememiz mümkündür. Fakat sonuçta bu kurgu oyunumuzda bile gerçekten önemsememiz gereken bir taraf vardır. İki rakip taraf da kendi katsayılarını mümkün olduğu kadar yüksek tutarak savaşa girmeyi hedefleyecektir.

F-16’LARIMIZ ve HAVA SAVAŞININ DOĞASI ÜZERİNE

Bu oyundaki katsayıyı yüksek tutma durumundan, gerçek hayattaki bir realiteye geçiş yapalım isterim. Örneğin elimizdeki F-16 filosu toplamda 4 parça halinde ve yıllara yayılan bir üretim süreci sonunda hizmete alınabilmiştir. Peace Onyx programları ile envantere kazandırılan uçaklar, siparişlerinden teslim alınmalarına kadar önemli bir süreç geçirmişlerdir. Yeni bir savaş uçağını ister dışarıdan alım olarak sipariş verelim, istersek kendimiz üretelim bu zamana yayılmış sürecin bir benzerine, aynen katlanmak zorunda kalacağız. Altyapı ve Ar-Ge masraflarından kurtulmak amacıyla 240 adet daha F-16 sipariş verdiğimizi düşünelim. Bunun üretimine ancak bir yıl kadar sonra başlayabilir ve yılda 24 adetten 10 yılda uçakların tamamını envantere katabiliriz. Toplam 11 yıl zaman alır o da en iyi ihtimalle.

Ama bu sırada ülkenin biriyle sıcak bir savaşa girmek zorunda kaldığımızı var sayalım. Bu savaş sırasında bırakın yeni bir uçak üretmeyi, füze dahi üretecek vakit bulamayız. Günümüz savaşları çok hızlı ve yıkıcı gerçekleşmektedir. Bu nedenle savaş sonrasında da eski üretim kabiliyetimizi ve gücümüzü korumamız mümkün olmayabilir. Bu nedenle A ülkesiyle savaşa girsek, elimizdeki 100 uçaktan yarısını koruyabilsek, ama savaşı kazansak. Elinde 150 uçak bulunan B ülkesi için çok daha kolay bir hedef haline geleceğimiz aşikârdır. Elbette potansiyel düşmanlar, onurlu şövalyeler misali yıllarca bekleyerek hava kuvvetlerimizi yeniden inşa etmemize izin vermezler. Ülkemiz üzerinde kötü düşüncelere sahip iseler, en zayıf anlarımızı kollayarak bu emellerini gerçekleştirmek isterler.

Özetlemek gerekirse ülkeler barış zamanında sanki ileride mutlaka savaşacakmış gibi düşünce zemini çizerler. Bu zemin üzerine savunma felsefesini ve politikalarını yapılandırırlar. Bu felsefe ve politikalar üzerine de bir silahlanma programı hazırlarlar. İmkânları elverdiği ölçüde bu silahlanma programını uygularlar. Bu sayede caydırıcı olmak asıl hedefleridir. Fakat savaş başladığı anda ellerindeki imkân ve kabiliyetlerle sonuç almak zorunda kalırlar. Size ait olmayan bir silah ya da platformu alamaz ve kullanamazsınız. Elinizdekilerle zafer kazanacak ya da yenilgiyi tatmak mecburiyetinde kalacaksınız. Hayatta kalırsanız ancak savaştan sonrası için bir başka uzun vadeli plan ya da program düşünebilirsiniz.

Fark ettiğim nokta şu: Biz savunma ve güvenlik politikalarımızı en temelinden itibaren değiştiriyoruz. Aslında yaptığımız ve altına girdiğimiz işlerin, köklü felsefi bir değişim olduğunun da tam olarak farkında değiliz. Sadece sanki girişimlerimizin ardında bir derin düşünce varmış gibi anlık hareketlerde bulunuyoruz. Fakat savunma konseptimizi ve silahlanma politikalarımızı hala eski düşünceye ve aynı kalıplara göre hazırlamaya devam etmekteyiz. Yani ister mecburi ister tepkisel olsun, ortaya koyduğumuz plan ve programlar, geçmiş harekât konseptlerinin revize edilmiş yansımalarından ve gelişmiş ülkeleri taklit yeteneğinden ibaret. Ayrıca bacaklarımızı dışarıya doğru açarken sahip olduğumuz duruş değişiyor. Bu değişen gardın kendine göre dezavantajları da var ve biz bunları henüz tam olarak kavrayamadık kanaatindeyim.

BÜTÇE NE KADAR ÖNEMLİ?

Artık dikkate almamaya karar verdiğim bir husus da şu: Bütçe. Bir yıl kadar önce tüm düşüncelerimi ülkemiz ekonomisini zorlamamak üzerine kurgulamayı tercih ediyordum. Bilinçsiz bir algıda seçicilik durumunda idim anlayacağınız. Fakat şunu fark ettim. Ülke olarak öyle saçma sapan işlere öyle devasa bütçeler yatırıyoruz ki. Öyle devasa kaynakları batırıyoruz ya da üzerini çiziyoruz ki. Konu savuma olduğunda ekonomik öncelikli düşünmenin çok da lüzumu yok.

Geçmişte boşa harcanan, üzeri çizilen kaynakların cüzi bir kısmı bile sıfırdan bir hava kuvvetleri ve hava savunma organizasyonu kurmaya yeterdi. Öyleyse neden boşuna bekliyor ve son derece önemli bir “zamanı” kaybediyoruz?

5. NESİL UÇAKLARLA HAVA HAREKÂTI FELSEFESİ

Ulaştığım ve son derece önemli gördüğüm bir sonucu daha sizlerle paylaşmak istiyorum. Malum şu anda 5. Nesil stealth özellikli savaş tayyareleri servise girmekte. 6. Nesil savaş uçakları üzerinde ise, gelişen teknolojilerin de paralelinde çok daha devrimsel çalışmalar yapılmakta, çabalar sarf edilmekte. Radar ve diğer tip sensörlerden mümkün olduğunca kendini gizlemek, geç fark edilmek üzerine kurgulanmış bir hava kuvvetleri yapısı, doğası itibariyle ofansiftir. Bizim ihtiyaçlarımız ise hem ofansif alanda, hem defansif alanda hızla büyümektedir.

Fakat daha da önemli bir husus var. 5. Nesil savaş uçaklarını şekillendiren felsefeden tutun da, bunun saldırı ve savuma amaçlı kullanımlarına kadar geniş çapta bir tefekkür ve simülasyon süreci içine girdiğinizde, şunu fark ediyorsunuz. 5. Nesil olgulaşana ve 6. Nesil tayyareler yaygın kullanıma girene kadar geçecek sürecin önemli bir özelliği var. Bu 30-40 yıllık süre zarfında yeni nesil uçaklar, ancak 4+ Nesil ve radara yakalanmama derdi olmayan uçaklarla birlikte hizmet verdiğinde etkin olabilecekler. Evet, doğru okudunuz. Yaptığım tüm simülasyonlarda oldukça uzun süredir bu gerçeğin farkındayım. Sadece 5. Nesil tayyareler üzerine kurulmuş bir hava kuvvetleri asla 4. ve 5. Neslin karışımı ile hizmet verenler kadar etkili olamamakta. Ayrıca bu durumda bir kısım uçakları da radar ve diğer aktif sensörlerini açarak riske atmak gerekmekte. Hava savaş taktikleri de karma yapılı güçlerle çok daha etkili ve efektif dizayn edilebilmekte, çeşitliliği arttırılabilmekte.

Dikkat ettiyseniz ABD başta olmak üzere gelişmiş ülkeler, 4+ Nesil savaş uçağı programlarını sürdürmek ve üretim hatlarını kapatmamak için hala çaba sarf ediyorlar. F-15X gibi projeler stealth yapılı bir hava gücünün tamamlayıcısı olarak ortaya konuluyor. Bombardıman uçakları, insansız güç çarpanları vb. unsurlar da bu kapsamda planlanıyor, hazırlanıyor. Gelecekte deveye girecek birçok modernizasyon projesinde de bu ihtiyacın etkisini açıkça görmemiz mümkün olacak. Bu nedenledir ki MMU gibi 5. Nesil ve modern savaş uçağı programları bile, ancak ömürleri boyunca kendilerini tamamlayacak 4+ Nesil savaş uçaklarıyla gerçek etkinliğine kavuşabilecek. Elimizdeki F-16 filoları ise ister Özgür ister üretici ya da bir 3. Parti tarafından önerilen modernizasyon sürecine tabi tutulsun, bu ihtiyacı karşılayabilecek kadar uzun ömre sahip olamayacaklar kanaatineyim.

Malumunuzdur soğuk savaşın sonlarında ABD hava kuvvetleri iki temel tip uçak üzerine yapılanma tercihinde bulunmuştu. Hava üstünlüğü görevine yoğunlaşmış, yüksek irtifaları da kapsayabilen, çift motorlu ve daha ağır, bu şekilde çok daha gelişmiş ve nitelikli elektronik kapasiteye ve silah yüküne sahip F-15 filoları. Tek motorlu, görece olarak hesaplı, cephe hattı savaşçısı ve çok görevliliğe sahip, sayısal açıdan daha kalabalık F-16 filoları. Ruslar da benzeri bir ayrımı Su-27 ve MiG-29 ikilisiyle yapmışlardı. Gerçi Sovyetler Birliği’nin dağılma sürecinde mecburiyetten ağırlıklarını Sukhoi tipine kaydırmak zorunda kaldılar ve MiG’ler biraz öksüz kaldı. Tam olarak benzeri bir durum arz etmiyor. Ama geleceğimizin hava gücünü düşünürken bizim de bu iki tip olayını kendimize göre revize etmemiz gerekeceği kanaatindeyim. Fakat bu sefer ayrımı motor sayısına, ağırlığa, görev farklılığına vb. hususlara göre değil, 5. ve 4+ Nesil olarak yapmamız gerekiyor.

MAVİ VATAN’I KORUMAK İÇİN, ÜZERİNDE UÇMANIZ ve SAVAŞMANIZ GEREKİR

Bölgemizde savaş riskimiz bulunan ülkelerin tamamına göz atarsak, oldukça kalabalık ve bizden daha modern hava kuvvetleriyle yüzleşmek zorunda kalabileceğimizi görüyoruz. Ayrıca yeni yeni hakkıyla fark ettiğimiz Mavi Vatan hususu nedeniyle, güvensiz alanlarda ve alışık olmadığımız konseptlerde, hava muharebelerini kabul etmek zorunda kalabileceğimizi öngörebiliriz.

Bu durumu tarihimizdeki Köroğlu’nun hikâyesine benzetebiliriz aslında. Köroğlu küçükken bir köpek dövüşüne şahit olur. Kocaman bir köpek sürüsü tek bir köpeğe saldırmaktadır. Normalde saldırdıkları köpeğin şansı bile yoktur. Fakat saldırıya uğrayan köpek bir fırsatını bulur ve sürünün arasından sıyrılır. Koşar ve arkasını yakındaki bir duvara verir, savaşmaya devam eder. Arkasındaki duvardan güç alan ve kararlı bir şekilde savaşan köpeğe güç yetiremeyeceğini anlayan sürü, bir süre sonra saldırısından vazgeçer ve gider. Köroğlu işte bu nedenle ardını Bolu dağlarına yaslayarak çok daha büyük güçlere karşı savaşabildiğini göstermiştir bizlere.

Evet, kendi topraklarında savaşı kabul etmek, düşman uçağını düşürebilseniz bile belirli bir zarar göreceğinizi baştan kabul etmektir. Fakat hem moral hem de anlamlı fark yaratacak üstünlükleri kurmanızı sağlar. Hava savunma unsurları gibi ilave aktörlerden faydalanabileceğiniz gibi, düşmanı da kolaylıkla hazırladığınız pusulara çekebilirsiniz. Fakat açık arazide denk ya da denge yakın koşullarda savaşmak farklıdır. Düşmanın alanına hücum etmek ve onun üstün olduğu ana vatanında savaşmak ise çok daha farklıdır. Özellikle nefesinizin (yakıt ve cephanenizin) kısıtlı olduğu, belirli ve kısıtlı sürelerde havada kalabileceğiniz hızlı bir hava harbinde.

Bu kapsamda önümüzdeki 30-40 yıllık sürece baktığımızda şunu fark ediyoruz. Hava harbine birden fazla dalgalar halinde yaklaşıp, her yeni dalga ile yakıt ve cephanesini tüketmiş önceki dalga uçakları cephe gerisine çekebilen, sürekliliği sağlayabilecek sayısal yeterliliğe de sahip olan, bir güç yapısı oluşturabilmek ve bunu bir müddet koruyabilmek gerekmektedir. Elbette zaman içinde insansız muharip uçakların da işe dâhil olmasıyla, teknolojinin yeni güç çarpanları sunmasıyla, bazı alanlarda kurulacak ve ileri hareket edebilen kara veya deniz konuşlu A2/AD şemsiyelerinin varlığıyla, bu ihtiyaç revize edilebilir. Fakat operasyon yapma ihtimaliniz genişlediğinde ya da hedef alanınız coğrafi açıdan uzaklaştığında, bu ihtiyacı aritmetik olarak arttırmak zorunda kalırsınız. Yani 1,2,3, diye değil, 2,4,8, şeklinde çoğalır. Ayrıca yoldaki potansiyel 3. taraf tacizcileri için de güç ayırmak zorunda kalacağınızı hatırlatmak isterim.

PARA MESELESİ

Ayrıca fark ettiniz mi bilmiyorum. F-16, Gripen ve JF-17’yi dışarıda tutarsak, günümüzde ister doğu ister batı yapımı olsun, modern bir savaş uçağının birim fiyatının yaklaşık 80 milyon dolar seviyesinde veya üstünde ve saatlik uçuş maliyetlerinin de 25.000 dolar üzerinde olduğunu söyleyebiliriz. Elbette o tayyarenin, onu ortaya koya ekolün, sahip olduğu ilave teçhizat ve silahların da kendisine göre farklılıkları olacaktır. Bu farklılıklar sizin harbe hazırlık oranlarınızı da etkileyecektir, eğitim ve destek altyapınızı da. Fakat ben nedense fiyatlar bakımından çok ciddi bir fark göremiyorum. Hariç tuttuğum üç tayyare ise, üretim adetleri ve destek altyapısı nedeniyle, uçuş maliyeti olarak avantaj sunan yapıdalar. JF-17 satın alma aşamasında da şimdilik kaydıyla ciddi anlamda ucuz. Fakat F-16 ve Gripen’in modern versiyonları satın alma fiyatı açısından da diğer uçaklardan pek aşağı kalır değiller.

Elbette bir uçağı satın almanın ve envantere katmanın maliyeti bu kadar basit değil. Birçok farklı katmandan oluşan karmaşık bir süreçler bütünü. Yani aldım fiyatı bu, uçurdum saat başı fiyatı da şu diyemiyorsunuz. Altyapı ve insan kayaları başta olmak üzere birçok masraf kapıları ve enerji harcanması gereken hususlar da var. Ayrıca hava üslerinizi de bu uçağı işletebilecek şekilde modernize etmeniz gerekmekte. Fakat enteresandır gelişen teknolojiyle birlikte, fiyatlarda da, özelliklerde de, beklentilerde de ciddi bir benzeşme var. Elbette astarı yüzünden daha maliyetli hale gelen, doğru yönetim ve yaklaşımla ele alınmamış, birçok örnek proje de karşımızda duruyor. Bunların çoğunluğunu da, bahsettiğim yönetim ve yaklaşım vurgusunu hatırlatarak, Rus kökenli sistemler olarak görüyoruz. Fakat Avrupa dâhil olmak üzere farklı kaynaklardan verilebilecek örnekler de var.

Burada yönetim ve yaklaşım faktörleri oldukça önemli. Kendi savunma sanayimizden örneklendireyim. Belirli ve özgün bir iş modeli yaratarak, T-129 Atak helikopter programını başarıya ulaştırdık. Oldukça önemli bir miktar helikopter envantere girdi. Bir miktar daha üretilecek. Ayrıca gelecekte ortaya çıkacak daha gelişmiş versiyonlar hususunda da oldukça ümit varız. Kazandığımız altyapı ve yetenekleri kullanarak özgün bir helikopter de geliştirmeyi başardık. TAI T-625 Gökbey. Bu açıdan bakıldığında projenin gerçek anlamda başarılı olduğunu söyleyebiliriz.

Fakat aynı özgün ve Türk tipi savunma sanayi yaklaşımıyla geliştirdiğimiz Altay AMT projesinde ise tam bir fiyasko yaşadık. Büyük ihtimalle de birçok bağlantılı tartışma yaşamaya devam edeceğiz. Bunun sebeplerini nerede aramamız gerektiğini biliyorsunuz. Bu nedenle detaya girmeye gerek görmemekteyim. Fakat bozulan / kayan algımızın ve anlayışımızın, gelecekteki kapsamlı savunma sanayi projelerimizi de tehdit ettiğini vurgulamak isterim. Bu durum ülkemizin maruz kaldığı örtülü ambargolarla birleştiğinde, hava kuvvetlerimiz açısından yerli projelerimizdeki olası gecikmeleri, normalin üstünde hatta kabul edilemez risk faktörleri olarak karşımıza koymaktadır.

UÇAKLARIMIZIN KONDİSYONU HAKKINDA

Ayrıca itiraf etmek ve hazmetmek zor olsa da bir gerçeğin farkına varmamız gerektiği kanaatindeyim. Elimizdeki F-16 filosunun kondisyonu hiç de parlak değil. Bu uçakları birçok ülkeden çok çok daha yoğun kullandık. Gerçek anlamda yıprattık, yaşlandırdık. Bu oldukça yoğun kullanım sürecimiz halen de devam etmekte. İlk alınan Blok 30 serisi tayyarelerin durumu malum. Bunlar CCIP modernizasyonuna da sokulmadı. Yapısal tadilatlar görmüş olsa bile bu uçakların ileride Özgür modernizasyonu kapsamında kalıp kalmayacakları da ciddi bir soru işareti barındırıyor. Ayrıca gövdenin durumu dışında kalan faktörler de var. Örneğin motor. Elimizdeki tayyarelerin motorları da oldukça yıpranmış durumda. Bildiğiniz gibi eskiyen teknik araçlar daima çok daha fazla dikkat istediği gibi, çok daha fazla hata oranı vermeye de müsait hale geliyor.

Uçaklarını bizim kadar çok ve sık uçuran, bunu da bizimki kadar düşük kaza/kırım oranlarıyla gerçekleştirmeyi başaran pek az hava kuvvetleri vardır. Bunda yetenekli ve özverili teknisyenlerimizin, yer destek ekiplerimizin büyük payı var. Fakat elbette bu yoğun kullanımın bir bedeli olmuştur. Gelecekteki tayyarelerimizde de olacaktır. Bu nedenle sadece envanter sayısına bakmak veyahut uçakların yaşını diğer ülkelerle aynı kapsamda kıyaslamak çok gerçekçi olmayacaktır. Bu nedenle kaza/kırım geçiren tayyarelerin yerine koymak amacıyla aldığımız son parti teslimatlar dışında kalan uçaklarımızın, kapsamlı bir modernizasyon programına sokulsa bile, adet olarak diğer ülkelerin modernize edebileceği orandan daha düşük elverişlilik sunacağını düşünüyorum. Örneğin X bir ülke elindeki 100 F-16’nın 60’ını rantabl görüp modernizasyona sokabilirken, bizde bu oranın (bebek gibi itinayla bakılıp gözetilmiş olsalar da) 40 civarında kalacağını düşünüyorum.

SONUÇ OLARAK

İşte bu nedenlerle tüm yerli ve milli savunma ve havacılık sanayi oluşturma çabalarımıza rağmen, bu projelerimizi bozmadan ya da hızını kesmeden, ayrıca yabancı ortaklı bir savaş uçağı programı yürütmenin gerekli olduğu kanaatine ulaşmış bulunuyorum. Bu hususta tek bir seçeneğimiz yok, birden fazla alternatifimiz var. Bu yazı dizisin de söz konusu aternatifleri inceleyeceğim. Gelecek bölümde İsveçli Saab Gripen E/F tayyaresi hakkındaki fikirlerimi bulacaksınız. Umarım bu yolculuktan benim kadar zevk alırsınız. Görüşmek ümidiyle…

Yeni Tip Savaş Uçağı Program Önerilerine Veda

Bildiğiniz üzere bloğumda bir süredir hava kuvvetlerimiz için alternatif savaş uçakları konusunu işliyordum. Bu hususta epey makale konu...